Gerçeklik ve Düş Gücü Arasındaki İnce Çizgi: Gotik Bir Analiz 'Özlem Demirel'


Diğer Yazıları

A+ A-

Korku, içerisinde farklı tutumları ve eğilimleri barındıran bir kavram. Bireyin düşünsel yapısı, sosyokültürel yapının değişimiyle farklılaşmış, bu nedenle ‘gotik’ düşünce korku konseptine dahil olmuş, edebiyatta da kendine sağlam bir yer edinmeyi başarmıştır. ‘Korku’ ve ‘gotik’ kavramlarının bir araya gelerek ortaya çıkardığı bu yeni tür, günümüzde Gotik edebiyatı olarak bilinen alanın da temelini atmış şüphesiz. Bununla birlikte, Horace Walpole’un 1764’te yayımladığı Otranto Şatosu bu türde verilen ilk eser olarak kabul edilirken, geçmişten günümüze birçok klasik yazara da ilham olmuştur.

Peki tüm bunların gerçeklik ve düş gücü ile ne ilgisi var? On sekizinci yüzyıl aynı zamanda Aydınlanma Çağı olarak da adlandırılır. Kurucu ilkesi ‘akıl’ olan bu dönemde, gerçek bilgiye ancak akıl yolu ile ulaşılabileceği ve bu bilgi doğrultusunda Aydınlanma Çağı’ndaki insan doğasının ve sosyal yaşamın düzenlenebileceği kanısına varılır. Deney ve gözlem yoluyla doğrulanabilir bilginin temeli, metafiziksel, tinsel ve düşünsel hakimiyetin toplum üzerindeki etkisini Rönesans ve Reform dönemlerinde zayıflatmaya başlamış, Aydınlanma Çağı’na gelindiğinde ise baskın olan tüm gücünü kaybetmiştir.

Barbarlık, kaos, korku ve dehşet çağrışımları içeren gotik edebiyata olan ilginin, Orta Çağ’ın kabulünü yok etme ilkesini benimseyen bir dönemde canlanmış olması oldukça dikkat çekicidir aslında: irrasyonalite, hayal gücü ve batıl inançlarla birleşerek doğaüstü elementler içeren bu tür, Aydınlanma Çağı’na verilen bir yanıt olmuş ve on sekizinci yüzyılın ilk yarısına hâkim olan Klasisizmin özelliklerini koruyarak dengeli ve ölçülü yapısını taşımıştır.

 

Tüm bunların yanı sıra ‘gotik’ türünün asıl gelişimi, kültürel sorunların yanı sıra ekonomik konuları da içerisine alarak on sekizinci yüzyılın sonlarına doğru olur. Bu dönemde yaşanan önemli tarihi olaylardan bir tanesi olan, aynı zamanda Romantik Çağ’ın yükselişi olarak da bilinen Fransız Devrimi’dir. Filozof ve bir bilgin olan Marquis de Sade, Gotik romanlar ve Fransız Devrimi arasındaki bağlantıyı öne süren ilk isimlerden biri olarak şöyle diyor: “Bu tür, tüm Avrupa’da yankılanan devrimsel şokların kaçınılmaz bir ürünü olarak değerlendirilmeli” (Clery, sayfa 156). Bu düşüncenin arkasında, aslında devrimden sonra kalan aşırılıkların rol aldığını da söyleyebiliriz. Bu noktada ‘gotik’ figürleri içinde bulundurarak, Fransız Devrimi’nden etkilenmiş edebî eser bağlamında Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi (1859) adlı romanı tam da yerinde bir örnek olacaktır.

Romantik hareketi ve Fransız Devrimi’ni birbirinden ayırmak mümkün olmadığı gibi; Romantizm, yine edebiyat bağlamında belirlenmiş normlara, basmakalıp görüşlere ve fikirlere karşı çıkarak sosyal düzende değişiklikler yaşanmasını sağlamıştır. Yaratıcı özgürlüğün önünde durabilecek her şeye direnen ve karşı koyan, aynı zamanda edebî bir hareket olan Romantizm akımı, bireylerin kendisine bilgeliğin ötesinde olarak “fantezi ve aşkınlık” (Urgan 170) ile sınırları zorlamayı da öğütler. Her fikrin bir de antitezi olur biliyorsunuz ki, bu yüzden düş gücü ve gerçeklik arasındaki ince çizginin korunması gerektiğine inanarak, bu fantastik ve aşırılık kavramlarını eleştiren isimler de oldu. Nasıl mı? Şöyle ki, 1794 yılında Ann Radcliffe’in binlerce sayfadan oluşan birkaç volüm olarak yayınladığı kitabı Udolph Hisarı’nın ana karakteri Emily St. Aubert’ın başına türlü talihsizlikler gelir. Kitap içerdiği korku elementleri, doğaüstü hikayeler, hayaletler ve açıklanamayan olaylar dolayısıyla tipik bir ‘gotik’ roman olma özelliğini taşır. Epey bir naif olan karakter Emily’nin, ailesini kaybetmesi üzerine, kendisinin tam aksi bir karaktere sahip teyzesi Madam Charone’nun şatosuna gitmek zorunda kalır. Kaba ve yaşlı bir kadın olan Madam Charone, Senyör Montoni isimli İtalyan asıllı bir beyefendi ile evlidir aynı zamanda. Montoni karakteri ise Udolph Hisarı’nın kötü karakteridir. Neredeyse tüm kitap boyunca çeşitli olağanüstü ve korkutucu olaylar ve Emily’e inanılmaz derecede fenalıklar yapan Senyör Montoni’ye rağmen Emily şatodan kaçmayı başarır ve sevdiği adam Valancourt ile evlenerek mutlu sona ulaşır.

  

Düş gücü kısmına şöyle bir değindik. Peki ya gerçeklik bunun neresinde? Takdir edersiniz ki Jane Austen, İngiliz Edebiyatı’nın tanınmış kadın yazarlarının başında geliyor. İnsanların, kitaplarıyla karşılaşmamış olsa bile, televizyon dünyası sayesinde en az bir defa adaptasyonlarına denk geldiği Jane Austen’ın, 1798-1803 yılları arasında yazdığı Northanger Manastırı, ancak yazarın ölümünden yıllar sonra 1817’de yayımlanabilmiştir. Roman, tipik bir alegorik eser özelliğini taşıyarak ‘gotik’ romanların metotlarına ve formlarına taşlama yapıyor. Romanın anlatmak istediği asıl şey ise, ‘gotik’ figürlerin ne derece yanlış anlaşılmalara ve felaketlere yol açabileceği. Bu yüzden de Austen’ın romanındaki ana karakter Catherine Morland’ın yaptığı gibi gerçeklik ve düş gücü arasındaki ince çizgiyi karıştırmamamız gerektiğinin altını çiziyor.

Orta-sınıf bir ailenin on çocuğundan biri olan Catherine, hiçbir doğaüstü özelliği olmayan sıradan bir genç kız. Zekâsı ve güzelliği de ortalama verilmiş karakter, bir de oldukça naif bir yapıya sahip. Tıpkı Emily gibi. Yine de Austen’ın ana karakter olamayacak kadar sıradan diye tanımladığı bu genç kız, roman boyunca dürüstlüğü ve samimiyeti ile okuyucuya kendini sevdirmeyi başarıyor. Bay ve Bayan Allen’ı ziyaret etmek için Bath’a yolculuk eden Catherine, çeşitli orta/üst sınıf insanlarla da tanışma fırsatı buluyor. Bir yanlış anlaşılma üzerine, Catherine’in gönlünü kaptırdığı Henry Tinley’nin babası General Tinley tarafından Northanger Manastır’ına davet ediliyor hayalperest karakterimiz. Tüm bunlar süregelirken, Catherine’in okumakta olduğu Udolph Hisarı adlı kitap, genç kızın gerçek ve hayal dünyalarını karıştırmasına neden oluyor. Bu şekilde yaşadığı her türlü olayı kitapla ilişkilendirerek şatoda başına gelenlerin fantastik kısımlarına inanmaya başlayan Catherine, ne yazık ki tüm bu açıklanması güç olay dizilerinin arkasında mantıklı sebepler yatmakta olduğunu anlıyor. Zaten yazar da bu gerçekliği roman boyunca her defasında vurguluyor. Austen kendi romanındaki karakterleri ve ana konusunu muzip ve neşeli bir şekilde aktarıyor okuyucuya. Neredeyse her Austen romanında olduğu gibi, Northanger Manastırı adlı bu eserde de naif ana karakter sonunda gerçekliğe geri dönüyor ve mutlu son…

 


Kaynakça

Kaynakça

Austen, Jane. Northanger Abbey. 1833.

Clery, Emma J. “Conspiracy, Subversion, Supernaturalism.” The Rise of Supernatural Fiction, 1762-1800, Cambride University Press, 1995, pp. 156-171.

Dickens, Charles. A Tale of Two Cities. 1859.

Radcliffe, Ann. The Mysteries of Udolpho. 1824.

Urgan, Mina. “The Elizabethan Era and Poetry in the Seventeenth Century.” The History of English Literature. C.II, İstanbul, Altın Kitaplar Yayınevi, 1989, pp. 143-185.

Resimler:

https://pixabay.com/photos/steam-machines-locomotives-book-4405498/

https://pixabay.com/illustrations/gothic-vintage-female-ghost-stories-1662756/

https://pixabay.com/photos/castle-fantasy-dark-medieval-2596885/

25-01-2021


ankara psikolog