GEÇ KALMIŞ BİR KUTLAMA...

A+ A-

Bugün Avrupa ülkelerinde uygulanan ve hukuk sisteminin temelini oluşturan 12 Levha Kanunları der ki;

“Çünkü eskiler (atalarımız), kadınların olgun yaşta olsalar da zayıf ruhlu olmaları sebebiyle vesayet altında olmalarını istediler. “

1776 yılında yazılan Amerikan Bağımsızlık Bildirisi’nin orijinali der ki; 

“Her erkeğin eşit yaratıldığı ve Yaratıcıları tarafından Yaşam, Özgürlük ve Mutluluğun peşinden koşma gibi bazı devredilemez haklarla donatıldıkları hakikatinin şüphe götürmez olduğuna inanıyoruz. Erkekler bu hakları güvence altına almak için adil güçlerini yönetilenlerin rızasından alan devletleri oluşturmuşlardır.”

Ve “Arkadaşlarınınkinden tek farkı büyüklüğü olan yüzüğü ile nasıl da mutlu olacağını hayal edin” der, De Beers...

Kadınların, pırlantanın büyüklüğüne göre, evlilik tekliflerini değerlendirebilecekleri günlerden çok öncesinde, sahip oldukları çeyize göre evlilik olasılıkları değerlendirilirdi.

Bazen miras yoluyla, bazen de hediyelerle mal sahibi olabilirlerdi.

Bulundukları sosyal sınıfa göre bazen boşanabilirlerdi de.

Kırılgan, mantıktan yoksun ve baştan çıkarılmaya müsait görüldükleri için, bekar kızlar babalarının, evli kadınlar kocalarının, dul kadınlar da oğullarının vesayeti altında var olabilirdi.

Tarihte hep sınırlı haklara sahip oldular, birey ya da vatandaş olamadılar, yemek yapmak, çocuk bakmak gibi, toplumca önemsiz işlere sahip oldular ve bildirilere geçen devletleri kuramadılar.

Ama tüketim söz konusu olduğunda her zaman çok değerli oldular... 


Tarih yaprakları kadının aleyhinden lehine doğru akarken, 16. yüzyılın Rönesans ve Reform hareketleri düşünce yapılarında değişimlere yol açtı.

18. yüzyıl sonlarına doğru ise, din özgürlüğü ve köleliğin kaldırılması gibi konuların yanı sıra, kadın hakları da gündeme gelmeye başladı.

Sanayi Devrimi’nde ise, kentleşme, nüfus ve üretim kapasitesi artışı, tüketimi de artırdı.

Klasik ekonomistlere göre, üretim ve tüketim arasındaki ayrımı değer tanımı belirledi.

Bir şeyi üretmek için tüketilen materyal, zaman ve enerji sonucunda değerli ya da değişim değerine sahip, yani pazarda alınıp satılabilecek bir şey yaratılmışsa, bunun adına üretim denildi.

İş yeri ve ev, çalışmak için ayrılan zaman ve eğlenmek için ayrılan zaman, kamusal alan ve özel alan ayrımı, beraberinde üretim ve tüketim ayrımını da getirdi.

Bu duruma göre evde, eğlenirken ve özel alanda yapılanlar tüketim olarak adlandırılırken, iş yerinde, fabrikada ya da kamusal alanda yapılanlar üretim olarak görüldü.

Üreten insanlar, topluma, ekonomiye ve refaha katkıda bulunurken, ulusları ve insanlığı etkileyen kararlar alıyordu.

Özel alanda ise eğlenmek, yemek yemek, yemek pişirmek, temizlik yapmak, uyumak, çocuk bakmak gibi önemsiz işler yapılıyordu.

Gelişen batı medeniyetlerini oluşturan toplumlarda kadın, özel alanı, erkekler ise kamusal alanı dolduruyordu.

Toplumsal cinsiyet ayrımı, kamusal ve özel alana ait rollerden üretilmeye başlandı.

Erkek çalışırken, kadın alışverişe çıkıyordu.

Kadın erkeğin parasını ya da kazancını harcıyordu.

Kadın öyle bir tüketiciydi ki, erkek onun tüketilebilir şeylere olan iştahını dizginlemek zorunda kalıyordu.

Özel alanda, yani evde olanların yapısı ve biçimi, kamusal alanın politikaları ve kültürü tarafından belirleniyordu.

Bu durumun bir örneği 1950’li yıllarda, özgürlüklerin ve rüyaların ülkesi Amerika’da yaşandı.



II. Dünya Savaşı sırasında iş başına çağrılan kadınlar, savaş bitiminde askerlerin geri dönmesiyle yerlerinden oldular. 

Popüler kültür ve kitle iletişim araçları, kadınların işi bırakıp, sessizce ev yaşamına dönmelerini destekleyen mesajlar yaymaya başladı.

Kadının iş yerinin dışında ve evde kalmasını destekleyen toplumsal normlara rağmen, küçük yaşta çocuk sahibi olan kadınların %40’ı ve daha büyük yaşta çocuk sahibi olan kadınların neredeyse yarısı iş gücünün içinde kalmayı tercih etti.

50’li yılların Amerika’sında, toplumsal cinsiyet rolleri Soğuk Savaş ile sıkı bir bağlantı içinde oldu.

Soğuk Savaş’la mücadelede kadınlara, aile birliğini güçlü ve bütün tutmak gibi, hayati bir rol verildi.

Kadın, bunu en iyi kariyer peşinde koşmayı reddedip, kocası ve çocuklarıyla ilgilenmek için evde oturarak yapabilirdi.

Dahası Soğuk Savaş, iki farklı ekonomik sistem arasında bir mücadele olduğu için, Amerika’nın Sovyetler Birliği’ne olan üstünlüğü, kapitalizmin erdemleri desteklenerek sağlanabilirdi.

Kapitalizm pazardaki mal ve hizmet değişimi etrafında dönerken, tüketim kültürünü tanımlamak, Soğuk Savaş’la mücadele etmenin bir yoluydu.

Geleneksel kalıplara göre, ev alışverişinin çoğunu kadınların yapması bekleniyor ve vatansever Amerikalılar olarak, bilinçli tüketim yapmaları destekleniyordu.

Kadının öncelikli rolünün, anne ve eş olmak olduğunu temsil eden şovlar, özellikle popüler oluyordu.

“I Love Lucy”nin Lucille Ball’u, ne zaman ev dışında bir ilgi alanı ya da iş imkanı peşinde koşsa, başına hep bir felaket geliyordu.

Diğer taraftansa, Lucy evde olmaktan mutsuz olduğu için, sonu felakete dönüşen arayışlara girişiyordu. 

Ve Lucille Ball, toplumun kadından beklentilerine meydan okurcasına, televizyonda talihsiz ev hanımını oynarken, gerçek hayatta çok başarılı bir aktris ve yapımcıydı.

Zaman içinde, dünyanın birçok yerinde kitlesel üretim arttıkça yaratıcı aktiviteler, evlerden iş yerlerine transfer olmaya başladı.

Evdeki aktivite ise, pazardan alınanları kullanmaya dönüştü.

Kadınlar, çocuk yetiştirmek ve eşlerine bakmak gibi önemli sosyal görevleri yerine getirdikleri için övülürken, tüketici oldukları için küçük görülüyordu.

Sonuçta tüketmek değersiz, sıradan ve gündelik bir eylemdi.

Ama eğer tüketmezlerse, tutumlu tavırları pazar büyümesini olumsuz etkilerdi.

Kadınlar hep eleştirildiler, dalga geçildiler, tüketici oldukları için değersiz görüldüler.

İyi birer tüketici olmadıklarında ise, ulusal ekonomik büyümeye zarar veriyorlardı.

Evde yapılan örgü örmek, dikiş dikmek, yemek pişirmek gibi aktiviteler zamanla azalarak, konserve gıda, hazır giyim, dondurulmuş yemek ya da paketlenmiş ekmekle yer değiştirdi.

Özel alandan kamusal alana ne kadar iş gücü transfer olursa, evdeki işin yerine geçecek, kamusal ürünlerin satışı ve tüketimi de artıyordu.

Böylece ulusal refah arttıkça, ekonomi genişliyordu.

Endüstrileşmenin büyümesi ve pazarda daha fazla ürün satma gerekliliği ile evde tüketimin karakteri, yaratıcı aktiviteden tüketici aktiviteye doğru değişti.

Sınırları, ülkeleri, sistemleri, ekonomileri değişime sürükleyen üretim ve tüketimin etkisi, bugünün birçok toplumunda, kadının konumunu da değiştirdi.

İster, kadınlara erkeklerle eşit haklar tanıyan toplumlarda olsun, isterse de kadını hala tanımayan toplumlarda...

Bugün kadınlar kendi alım güçleri veya etkileri ile tüm satın almanın %70 ila 80’ini gerçekleştiriyor.

Kadınlar en büyük çoklu pazarı temsil ediyor.

Kadınlar, toplumun onlara yüklediği rolden dolayı değil, doğum yapma yetisi ile gelen ilgilenme, bakım sağlama dürtüleri ile eşleri, çocukları, aileleri, arkadaşları ve yakın çevreleri için satın alıyorlar.

Aynı zamanda sadece tüketime değil, üretime, kamusal alana, iş gücüne ve hayatın birçok farklı alanına da dahil oluyorlar.


1950’lerin “Lucille Ball”undan, 2000’lerin “Claire Underwood”una kadar, kadına bakış popüler kültür ve kitle iletişim araçlarında da değişiyor.

“House of Cards” ilginizi çekecek bir dizi mi bilinmez ama, Claire Underwood, en azından benim seyircilik kariyerimde gördüğüm, en eşit, en hak sahibi, en birey, en bütün kadın.

Claire Underwood ve eşi Frank Underwood, aynı ruhun bir kadın ve bir erkek olarak dünyaya gelmiş halleri gibi ve biyolojik cinsiyet, onları birbirinden ayıran tek şey.

Claire Underwood gibi (kadınlar değil de) insanlar, bugünün toplumlarında az sayıda olsalar da, varlar.

Ve umarım gelecek sağlıklı günlerde, tüketen ve üreten, feminen ve maskülen gibi toplumsal cinsiyetlerimizi ortadan kaldırarak ve biyolojik farklarımızı sadece bilime bırakarak, kendimize has özelliklerimiz ya da insan olarak farklarımızı konuşabileceğiz...


Kaynakça

21-03-2020