Feodalizmin Çöküşü Üzerinden Bir Salgın Karşılaştırması

Buğra Altuğ Yılmaz

İktisatçı

Yazar Hakkında

Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Hacettepe Üniversitesi İngilizce İktisat Bölümünde tamamladı. Yüksek lisansı esnasında proje katılımcısı ve araştırma görevlisi olarak çalıştı. Faturaların kendi kendine ödenmediği gerçeğiyle 29 yaşında yüzleşti. En büyük tesellisi hala kahve alabiliyor olması. İktisadi konuları, ilgi duyan herkese mümkün olduğunca kolay bir dille anlatabilmek en büyük arzusu. Halihazırda, kamuda danışman olarak çalışıyor ve kendi alanındaki araştırmalarını sürdürüyor.


bugraltug@gmail.com


A+ A-

Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak… Günümüzdeki salgın sürecinde belki de en fazla işittiğimiz cümlelerden. Gerçekten de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak mı? Salgının her bakımdan insanlığa büyük zararlar verdiği gerçeği ile birlikte, bu öngörünün uzun vadede haklı çıkabilmesi için sadece sosyal hayatlarımızda izlenen geçici bir form değişikliğinin değil, tıpkı geleneksel feodal düzenden modern endüstriyel ortama geçiş sürecinde olduğu gibi sosyal ve ekonomik ortamda kalıcı ve keskin bir dönüşümün olması gerekir. Aynı zamanda, Orta Çağ’a kıyasla insanlar arası etkileşim sıklığının yüzlerce katına çıktığı günümüzde bu dönüşümün çok daha hızlı bir biçimde şekillenmesi beklenir. Bu amaçla, süreçler arasında belli noktalarda karşılaştırmalar yapabilmek için belki de bir 700 sene geriye gitmekte fayda olabilir.

Tarih boyunca birçok hastalığa, afete ve kargaşaya şahitlik eden insanlık belki de varoluşunun en ciddi sınavlarından birini Orta Çağ’da verdi. 14. yüzyılın sonlarından itibaren ciddi biçimde toplumları etkilemeye başlayan küresel veba salgını, 17. yüzyılın sonuna kadar sadece Avrupa’da neredeyse 25 milyon kişinin ölümüne sebep oldu. Ölüm sayıları, o zamanlar Avrupa ülkelerinde var olan nüfusun 3’te 1’ine denk geliyordu. Tarihçi Fernand Braudel’in de özetlediği gibi, salgın kıtada uğramadık tek bir kasaba bırakmamıştı. Bu süreç, doğrudan toplumsal dönüşümün bir sebebi olarak sayılamasa da tüm ilişkileri kökünden sarsarak söz konusu dönüşüme dolaylı da olsa bir katkı sundu. Bu noktada, salgın sürecinin feodalizmin çöküşüyle aynı dönemlere denk gelmesi konunun en dikkat çeken kısımlarından biri olacaktı.

Özellikle Roma döneminin ardından oluşan siyasi otorite boşluğunu dolduran ve geleneksel toprak ilişkilerine dayanan feodal düzende geçimlik ekonomi (subsistence economy) mevcuttu. Kısaca bu yapı, ürettiği ürün içerisinden temel düzeydeki ihtiyaçlarını karşılayacak kadar alabilen bir çalışan sınıfla (serfler), bu sınıfın temel ihtiyaçlarından geriye kalan ürünü sundukları, kendilerinin güvenliğinden ve sistemin işleyişinden sorumlu bir toprak lordunun bir nevi karşılıklı bağımlılık ilişkisine dayanıyordu. Ulus devletlerin henüz ortaya çıkmadığı bu ortamda kişiler belirli sosyal ve ekonomik roller üstlenmekle birlikte, süregelen bağlar bu rollerin değişmesine pek de izin vermiyordu. Öte yandan, bu düzen içerisinde değişim aracı çoğunlukla fiziksel üründü. Paranın bir değişim aracı olarak kullanımı söz konusu yapıda pek de yaygın değildi.

İlk olarak, o dönem Avrupa’da krallıkların yeniden güçlenmesiyle feodal yapının sistem içerisindeki rolü de sorgulanmaya başladı. Birbirinden kopuk, varlığı tarımsal üretime bağlı, fazla sayıda ve görece bağımsız olan derebeylikler gelişen ağlara cevap veremiyordu. Bu esnada yeniden oluşmakta olan devlet yapıları, birimler arasındaki ilişkilerin frekansını arttırdı. Artan iletişim ise beklendiği üzere ticaret ağlarının gelişmesine yol açtı. Bu durum, öncesinde ürettiği ürünü birikime dönüştüremeyen, bir noktada üretimden yalnızca karnını doyuracak kadar pay almasına müsaade edilen köylülere (serflere), yaygınlaşan ticaret ağları sayesinde pazar için üretim fikrini sundu. Böylelikle, süreç içerisinde paraya olan ihtiyacın artmasına açılan kapı aralanmış oldu. Feodalizmin çözülmesi sürecinde en önemli rollerden birine sahip olan ticaret, ekonomik ortamın “parasallaşma” sürecini hızlandırdı. Köylüler, çözülmekte olan feodal yapılardan ticaretin geliştiği şehirlere göç etmeye başladılar. Var olan düzene olan bakış açısının toptan bir biçimde değiştiğinin de göstergesi olan bu durum, belki de feodal yapıların ortadan kalkma sürecindeki en hızlandırıcı sebep oldu.

Şehirlere göç sürecinin arkasında ticaret ağlarının yanında bir başka önemli etken daha vardı. İlk başta da bahsedildiği gibi, veba salgını bu süreçte nüfusun çok büyük bir kısmının yok olmasına sebep olmuştu. Ticaret ağlarıyla gelişen şehirlerde işgücü açıkları meydana geldi. Emeğe olan talep fazlası, ücretlerin birçok şehirde yükselmesine sebep oldu. Tüm bunların yanında, veba salgını ilkel feodal yapıları altyapı, sağlık ve çeşitli hizmetler bakımından da şehirlere kıyasla daha az tercih edilir kılıyordu. Böylelikle, veba salgınından kaynaklı birtakım sonuçlar doğrudan olmasa da 1400’lü yıllarda bir taraftan zaten çözülmekte olan feodal ortamı sosyal bakımından da zorda bırakırken diğer taraftan da şehirlere göçü ücretlerle birlikte teşvik etmiş oldu.

Parasallaşan ekonomilerde hayatını bir değişim aracı olarak fiziksel paraya göre endeksleyen çalışanlar emeklerini de para karşılığı arz etmeye başladı. Köylüler artık sadece hayatta kalabilmek için değil, aynı zamanda yaşam koşullarını iyileştirmek için para kazanmak istiyordu. Bu kavram bizlere şimdiki ekonomik ortamda çok tanıdık gelse de o zamanlarda hayatta olan insanlar için yaşamın tanımını değiştiren çok yeni bir olguydu. Güvenliklerinin sağlanması karşılığında tarımsal üretim yapan ve tüm hayatlarını etrafı surlarla çevrili bir alanda ilkel koşullar altında geçiren insanlar yepyeni bir dünyaya adımlarını attı.

Kaynak: Bairoch, Batou, & Pierre, 1988: 283-297

Gündelik hayatta paraya olan ihtiyacın artması kuşkusuz şehirler ve etraflarında gelişen ticaret ağlarıyla birlikte büyük bir dönüşümün de başlangıcı idi. Buna bir de 16. yüzyılın başlarından itibaren salgının hafiflemeye başlamasıyla gözlenen nüfus artışları da eklenince ekonomilerin geçimlik düzeyinden sıyrılıp ticaretin merkezde olduğu bir yapıya evirilmesi çok sürmedi. Artmaya başlayan nüfusla birlikte frekansı yükselen ticaret denizaşırı keşifleri de teşvik ediyordu.

Diğer taraftan paranın fiziksel bakımdan da öneminin artmasıyla para yapımında kullanılan değerli metal arayışları bu dönemde hız kazandı. Her krallık kendi sınırları içerisindeki hakimiyetini güçlendirmek ve aynı zamanda deniz ticaretinde üstünlük sağlamak için bu keşifleri finanse ediyor, ekonomik ortam modern iktisadi literatürdeki anlamıyla olmasa da rekabetçi bir nitelik üstleniyordu. 

Merkantilizm diye adlandırılan, güçlenen krallıkların da desteğiyle altın, gümüş gibi değerli metal arayışı ve ticaret ana ekseninde 1500’lü yıllarda şekillenen ve belki de ulus devlet fikrini insanlığa tanıtan bu ekonomik yapı paranın değişim aracı olarak kullanılmasının yanında bir birikim aracı olarak da kullanılmasının önünü açmıştı. Çeşitli ürünler alınıp satılıyor, daha fazla ürün alıp daha fazla satabilmek için ise daha fazla para gerekiyordu. Ticaretin canlanması üretimi, gelir artışı talebi ve nüfus patlaması da paranın kullanım sıklığını arttırdı. Başka bir yazıda daha detaylı bir biçimde üzerinde durulabilecek bu durum sayesinde, iktisadi çevrede ismi sonradan konulacak olan arz ve talep mekanizmasının oluşması için gerekli koşullar sağlanmaya başladı.

 

Feodal Bir Yapı Örneği

İktisadi aktivitenin doğası farklı bir biçim almış, sınıfsal dengeler yüzlerini değişime dönmüştü. Zamanın siyasal otoriteleri birçok bakımdan güçlerini kaybetmiş, iktisadi ortamın dönüşümü toplumsal rolleri de aynı biçimde dönüşüme zorlamıştı. Gücünü geleneksel bağlardan ve topraktan alan soylu sınıfa ait ayrıcalıklar tüccarlar tarafından ele geçirilmiş, bir nevi güç el değiştirmişti. Böylece, belki de endüstrileşmeye giden yol açılmış, para odaklı ticaretin getirdiği sermaye birikimi fikri günümüzdeki kapitalist üretim biçiminin de tohumlarını atmıştı. Biriken bu sermaye çeşitli sektörlerde başkalaşım gösterecek olsa da sürecin sonunda nihai olarak 1700’lü yıllarda sanayi alanında dönüşümünü tamamlayacaktı.

Toparlanacak olursa, toplumların feodal kasabalardan endüstriyel şehirlere geçişlerinin birçok farklı dinamiği daha bulunmasına rağmen şimdiye kadar özetlenen tablo en azından değişime dair bir fikir vermekte. Bitirirken, buradaki amacın keskin bir karşılaştırma yapmak olmadığını belirtmekte de fayda var. Aslında, ticaret merkezli, parasal işlem frekansı yüksek şehir hayatının feodal yapıların yerini alma süreci birbirine bağlı birçok değişkenin ürünü. Öte yandan, veba salgınının yaşam koşulları, ücretler vb. gibi hayati şartlar üzerinde önemli rol aldığını söylemek de yanlış olmaz. Ancak salgın sürecinin bu dönüşümde işaret fişeğini attığını söylemek fazla iddialı kaçar.

Süreci bir bütün olarak devletlerin güçlenmeye başladığı, şehirlerin gelişim gösterdiği, nüfusun artışa geçtiği ve ticaret ağlarının geliştiği dönemde ele alınca tüm bu değişkenlerin aslında birbirlerini karşılıklı olarak etkilediği anlaşılıyor. Ancak bu noktada kesin olan tek şey sosyal ve ekonomik hayattaki dönüşümlerin gerçekliği. Orta Çağ’a özgü geleneksel tarım toplumunun, sermaye birikimi ve ücretlerin öncelikte olduğu, içerisinde sonradan endüstriyel ilişkilerin gelişeceği bir ticaret toplumuna dönüşmesi tüm bu özetlenen ortamın doğal bir sonucu gibi görünüyor.

Bu bağlamda, günümüzdeki salgın koşulları tekrar değerlendirildiğinde bunun aynı Orta Çağ’da olduğu gibi tek başına bir toplumsal dönüşüme sebep olamayacağı fikri ağır basıyor. İlk başta da değinildiği üzere, günümüzdeki salgın süreci birçok insanın hayatında hem sosyal hem de ekonomik bakımdan belki de hiçbir zaman silinmeyecek izler bıraktı. Fakat, bu sürecin sosyal ve ekonomik yaşamın farklı dinamikleriyle birleşip güçlenmeden komple bir dönüşüme sebep olmasını beklemek fazla iyimser bir değerlendirme olur. Burada yaşamın toptan bir dönüşümü-feodalizmin yıkılışında olduğu gibi-ancak sermaye yapısının, sermaye sahipliğinin ve iktisadi aktivitenin farklılaşmasıyla, kişilerin rutinlerini kalıcı bir biçimde değiştirmeleriyle, yeni yaşam alanlarının oluşmasıyla ve en önemlisi, toplumdaki sınıfların rollerinin değişmesiyle veya ortadan kalkmasıyla mümkün olabilir. Ek olarak, salgın sürecinde sosyoekonomik bakımdan zorlayıcı şartlarla yüzleşen toplumların otoritelere bakışlarında meydana gelecek farklılıklar tüm bu özetlenen dönüşüm bütününü tetikleyecek yegane unsur olarak süreçteki yerini alabilir. Sonuç olarak, ilk paragraftaki öngörünün haklı çıkabilmesinin, sürecin yukarıda bahsi geçen diğer değişkenlerden de güç alarak komple bir dönüşüm sağlayabilme kabiliyetine bağlı olduğunu söylemek doğru olur.

 


Kaynakça

Kaynakça

-Bairoch, P., Batou, J., & Pierre, C. (1988). La Population des Villes Européennes de 800 à 1850 : Banque de Données et Analyse Sommaire des Résultats. Geneve: Publications d'histoire Economique et Sociale Internationale.

-Hunt, E. K. (2011). History of Economic Thought, A Critical Perspective. New York: M. E. Sharpe, Inc.

-https://unsplash.com/photos/COLLfD_Tlq4

13-01-2021