Duyguların Zihinsel Şiirselliği: Elizabeth Çağı ve Metafizik Şairler 'Özlem Demirel'


Diğer Yazıları

A+ A-


Merhabalar. Bu kez biraz daha detaylı bir yazıyla sizlerleyim. Niyetim, Elizabeth Çağı’nda yazılmış şiirleri tür açısından 15. yüzyıldan başlayarak 17. yüzyıla doğru yaşadığı gelişim ve değişime küçük bir yolculuk yapmak. Bu yolculuk sırasında da Shakespeare ve Chaucer gibi büyük isimler yerine olabildiğince farklı isimler ile birlikte çeşitli noktalara dokunmak. Kısa bir görsel ve şiirsel yolculuğa hazırsanız başlayalım…

İngiliz şiiri, çoğunlukla İtalyan şiirinden etkilenmiştir şüphesiz. Özellikle Elizabeth Çağı’nın başlangıcında, yazdığı lirik şiirler ile bilinen İtalyan şair Francesco Petrarca pek çok şairi etkilemiştir. Hatta yazdığı şiirler İngiliz şairler tarafından çoğu zaman örnek olarak alınmıştır. Bu tarz lirik şiirler ve soneler, günümüz şiir seven-sevmeyen herkes için çekiciliğini ve canlılığını korumaktadır. Elbette, bugün genellikle bilimsel amaçlarla okunan, Edmund Spencer’ın Kraliçe I. Elizabeth için yazdığı The Faerie Queene (1590) gibi eserleri bu konunun dışında tutmak daha yerinde bir hareket olacaktır.

Elizabeth Çağı şiirleri zaman içerisinde tiyatroyla da bir bütün haline gelmiştir. Hatta bu iki terimi birbirinden ayırmak pek mümkün değil demek daha doğru olur. Çünkü yazılan oyunlar genellikle uyaksız dize olan “blank verse” ile yazılmıştır. Shakespeare’in Macbeth’i (1606 -fakat kesin değil-) bu örneklerin başında gelir. “İngiliz şair Shakespeare” dendiği zaman, aklımızda onun trajedileri, komedyaları ve soneleri gibi yaptığı tüm işleri ile düşünmemiz de bu yüzdendir.

Biraz daha geriye, 1476 yılına gidelim. William Caxton, tam da bu tarihte matbaayı ilk defa İngiltere’ye getirmiştir. Bu olay dolaylı olarak bilginin dağılımını büyük ölçüde arttırmıştır. Zira bu tarihten önce yazılmış el yazmaları sınırlı bir okuyucu kitlesine sahipti. Elizabeth Çağı’na geri geldiğimizde ise okuryazarlık oranının ciddi bir şekilde arttığını görmekteyiz. Fakat, Elizabeth Çağı şairlerinin pek çoğu şiirlerini bitirir bitirmez yayınlamazlardı. Bunun yerine, yazdıklarını onlar için hevesli olan insanlara aktarmayı tercih ediyorlardı. Başka bir deyişle, lirik şiirler sosyal ilişki araçları olarak hizmet ediyordu: kişisel olarak arkadaşlara veya aile üyelerine aktarılabilir, sosyal toplantılarda dile getirilebilir, mısralar olarak gönderilebilir ya da düzyazı mektuplarına eşlik edebilirlerdi. Bu şiirler aynı zamanda doğumları kutlamak, ölümleri anmak, kur yapmak veya alınan iyilikler için minnettarlığı göstermek amacıyla da kullanılmışlardı.

Elbette, tüm bu aktarım şekli tercihinin arkasında bazı politik ve sosyal sorunlar da vardı. Çünkü şairlerden bazıları ya oldukça cinsel ya da hicivli şiirler yazıyorlardı. Bu tarz eserleri o dönemde baskıya göndermek pek de iyi bir fikir sayılmazdı doğrusu. Zira cinsellik veya taşlama içeren eserler burjuvazi kesime hitap eden favori içerikler değildi. Bunun nedeni ise (büyük bir olasılıkla) Elizabeth Çağı şairlerinin çoğu, aşkın fiziksel ya da cinsel değil, enteresan bir şekilde platonik olması gerektiğine inanıyordu. Ayrıca dönemin toplumu için de uygun olmayabilirdi çünkü şairin sert kalemi krala veya kraliyet ailesine zarar verebilirdi. Yine de bu şiirler ya bazı yayıncılar tarafından izinsiz basıldı ya da şairin ölümünden sonra antolojiler halinde yayımlandı. Örneğin, Tottel’in (İngiliz bir yayıncı) Miscellany: Song and Sonnets (1557) yayımlanan ilk antolojilerden bir tanesidir. Epey de önemlidir, zira içerisinde Thomas Wyatt ve Henry Howard’dan (Earl of Surrey) şiirler barındırmaktadır. George Puttenham, Cambridge Companion to English Poets’de bu iki ismi “Işığın iki öncü feneri” olarak tanımlamaktadır. Ölümünden sonra yayımlanan antolojilere bir diğer örnek ise Sör Philip Sidney’in bir pastoral romantizm örneği olan meşhur Arcadia’sı verilebilir. Eser, kız kardeşi Kontes Pembroke tarafından, Sidney’in ölümünden biraz sonra The Countess of Pembroke’s Arcadia (1593) adı altında yayımlanmıştır. Hatta bazı söylentilere göre, Sidney bu eseri yayımlamak bir kenara, onları yakmak istemiştir.


Daha önce de belirttiğim gibi, Elizabeth Çağı şairleri çoğunlukla İtalyan şair Petrarca’dan etkilenmişlerdi fakat bazı değişiklikler yapmayı da ihmal etmediler. Uyak düzenini değiştirip beyitler ekleyerek 13-14 mısralı yazdıkları şiirleri Elizabeth Soneleri olarak isimlendirdiler. Bu yapıya örnek yine 108 soneden oluşan Sidney’in Astrophil and Stella’sı (1591) veya Edmund Spenser’ın Amoretti’si (1595) gösterilebilir.

Elizabeth Çağı şairleri konusunda sanıyorum en önemli eserlerden bir tanesi, yine Sör Philip Sidney tarafından kaleme alınan ve şairin ölümünden sonra yayımlanan Defence of Poesy’dir (1595). İlk baskıdan sonra ismi Apology for Poetry’e çevrilmiştir. Elizabeth Çağı’nda şiir olağanüstü bir tür sayılıyordu. Peki öyleyse Sidney neden şiiri savunmak zorunda kalmıştı?

Sidney, aslında Apology for Poetry’i Stephen Gosson adında dar görüşlü bağnaz bir Protestan’a cevap olarak yazdı. Gosson şairlerin, müzisyenlerin ve sahne oyuncularının toplum için zehirli olduklarına dayanan, The School of Abuse (1579) adında bir pamplet yayımlamıştı. Bu durumu daha da ilginçleştiren olay ise Gosson, bu risaleyi Sidney’nin kendisi de şiire karşıymış gibi şairin kendisine ithaf etti. (Sebebi nedendir bilinmez.) Dolayısıyla Sidney de Gosson’ın ismini geçirmeden şiiri savunduğu bir eser kaleme aldı. Sidney için şiir, her bilginin kaynağıydı. Şairler topluma medeniyet ve hazzı aynı anda getiriyorlardı. Daha da önemlisi, yeni şeyler üretirken bir yandan da toplumu eğitiyorlardı. Sidney’nin deyimiyle: “Doğanın getirdiğinden daha güzel ya da doğada henüz bulunmayan yeni formlar” oluşturuyorlardı. Basitçe dünyayı daha çekici kılıyorlardı da diyebiliriz. Sidney, eserinde sadece şiiri yüceltmek ile kalmadı aynı zamanda İngiliz edebiyatındaki ilk eleştirel yazıya da imzasını attı. Chaucer’dan başlayarak pek çok şair ve oyun yazarını inceledi. Ne yazık ki Sidney, özellikle oyun yazarlarını incelediği kısımda yanılmıştı. Zira ona göre, şiir ve tiyatro asla bir araya gelemezdi. Elbette bu noktada Sidney’in, kendisinin ölümünden tam 10 yıl sonra Elizabeth Çağı Tiyatrosunun en görkemli döneminin başladığını fark etmemesini de anlayışla karşılamak gerek. Bu yanılgının arkasındaki sebep ise Sidney’in klasik Roma ve Yunan Tiyatrosu kurallarına bağlı olmasıydı. Yani demek istediğim, komedi ve trajediyi ayrı bir şekilde üç ana birim (zaman, mekân ve olay) bağlamında görmek istiyordu. Fakat Elizabeth Çağı Tiyatrosu tam aksine bu ikisini bir araya getiriyordu. Sidney için bu tarz oyun yazarları basitçe kralları ve şaklabanları bir araya getiriyor, bu yüzden de ne düzgün bir trajedi ne de komedi ortaya çıkarabiliyorlardı.


Aslında, bu dönemin şairleri temelde iki kısma bölünebilir. İlk kısım Ben Jonson tarzı şairler ve geleneksel Elizabeth Çağı şiirini devam ettirenler. Jonson “Tribe of Ben” (Ben’in Kabilesi) dediği bir çevre yapmıştı kendisine. Etrafında sürekli onu yücelten, şiirlerine güzelleme yapan ve kendisinin entelektüel konuşmalar gerçekleştirebileceği arkadaşları ile akranları bulunuyordu. İkinci grup ise John Donne (1572-1631) ve onun izinden giden şairleri içeriyor. Örneğin George Herbert, Henry Vaughan, Richard Crashaw ve Andrew Marvell. Bu tarz şairler o dönemde “metafizik şairler” olarak adlandırıyorlardı. Bu noktada belirtmeyelim ki bu tür, İngiliz edebiyatında ekseriyetle çığır açmıştı. 17. yüzyılın başlarında ortaya çıkan bu metafizik şairlerle ilgili önemli olan kısım ise şiirlerinin yapay ve basmakalıp duygusallık yerine büyük bir tutku ve çarpıcı imgelerle yazılmış olmasıydı. Aslına bakılırsa hiçbiri kendini metafizik şair olarak tanımlamamıştır. İngiliz şair John Dryden, felsefe ve metafizikle uğraşmalarından ötürü bu şairlere “metafizik” ismini vermiştir. (Yanıltıcı ve uygunsuz bir açıdan.) Bu türün epey bir eleştiriye maruz kalmasının sebeplerinden biri de özellikle John Donne’nun şiirlerinde kadın-erkek ilişkisindeki cinselliği, sofistikeliği ve karmaşıklığı vurgulayarak yeni metaforlar, benzetmeler ve tezatlıklar yaratıyor olmasıydı. Yani Elizabeth Çağı şiiri artık tam anlamıyla ikiye bölünmüş durumdaydı.


İzin verin tüm bu anlattıklarımı kısaca ve daha açık bir şekilde toparlamaya çalışayım.

1.     Elizabeth Çağı şiiri, Yunan ve Latin edebiyatından gelen pastoral geleneğe ve Orta Çağ’dan kalma alegoriye bağlı kaldı. Örneğin, Edmund Spencer’ın The Shepherd Calenderr’ı (1579) pastoral bir şiir örneği, The Faire Queene’i ise doğrudan alegorik türde bir eserdir.

2.     Elizabeth Şiiri, Yunan mitolojisinden gelen dokunuşlar ile doludur. Metafizik şairler ise tam aksine Yunan mitolojisine yer vermez.

3.     Elizabeth Çağı şiirinde duygu zihinden daha önemlidir. Ancak Metafizik şairlerin şiirlerinde yoğun bir duygu olmasına rağmen, bu duygu zihinle karışır ve ikisini birbirinden ayırt etmek neredeyse imkânsız hale gelir.

4.     Elizabeth Çağı şiirlerinin dizeleri düzgün ve uyumludur fakat Metafizik şairler kulaktan çok kasıtlı bir şekilde bilincimize hitap eder. Metafizik şairlerin tutarlı veya kafiyeli mısraları önemsememesinin nedeni, şiirlerini yapay bir şiirsellikle değil günlük konuşma dilinde yazmak istemeleridir. Yani şiir yazıyormuş gibi değil de karşısındaki ile konuşuyormuş gibi. Donne’un The Cannonization (1633) adlı şiiri (kişisel olarak favorim) şu satırla başlar örneğin: “Tanrı aşkına dilini tut ve sevmeme izin ver”. Kutsal unvanı takip eden şey neredeyse bir küfürdür. Şiirin sonunda okuyucu, “canonization” (yani azizlik mertebesine yükselmesini) teriminin aslında başkalarının kendi aşklarını yargılayacakları bir yaklaşıma dönüşerek şairin aşkının gerçek aşk kanonuna giriş şekline atıfta bulunduğunu anlar.

5.     Elizabeth Çağı şairleri geleneksel ve alışmış imgeleri kullandılar. Ancak Metafizik şairler çoğunlukla çarpıcı ve tamamen yeni imgeleri tercih ettiler. Örneğin, Elizabeth Çağı şairleri güneşi “cennetin altın gözü”ne benzetirken, John Donne “işgüzar yaşlı bir budala” olarak tanımlıyordu. Çünkü aşığıyla birlikte uyuduğu sırada çok erken saatlerde ortaya çıkan güneş çiftimizi uyandırarak onları huzursuz ediyordu.

6.     Son olarak Elizabeth Dönemi’nde şairlerin çoğu her konuda bilgili insanlardı. Fakat her nasılsa bu bilgileri şiirlerine aktarmakta pek başarılı sayılmazlardı. Bir diğer yandan Metafizik şairler, şiirleri için geometri, coğrafya, kimya ve astronomi gibi bilimlerden yararlandılar. Örneğin John Donne, kendisini ve sevgilisini bir pergele benzetiyordu. Zira onunla mükemmel bir daire çizdikten sonra, pergelin kenarları tekrar birbirine yakınlaşacak ve iki ayrı kısım tekrar bir araya gelecekti.


Uzun uzun açıklamaya çalıştığımız Elizabeth Çağı’nda yazılan lirik şiirler ile metafizik türde verilen şiirler arasındaki ilişkiye ek olarak vurgulamak istediğim bir diğer nokta ise lirik şiirlerde dahi metafizik ögelerin örneklerine rastlıyor oluşumuz. Bir sonraki bölümde Elizabeth Çağı şiirleri ile Metafizik şiirlerine dair daha detaylı örnekler vermeye çalışacağım elbette. Fakat küçük bir tanımlama ile toparlarsak, örneğin, Wyatt’tın I Found No Peace adlı şiirinde yaptığı benzetme hem bu duruma yerinde bir örnek hem de tüm anlattıklarıma tek cümlelik bir özet olarak değerlendirebilir;

 “Korkuyorum ve umut ediyorum, buz gibi donuyor, aynı zamanda alev alev yanıyorum.”

 

Şiirle kalın…


Kaynakça

Philip Sidney. Apology for Poetry. 1595.

Mina Urgan. İngiliz Edebiyatı Tarihi. 2019.

John Donne. The Canonization. 1633.

Claude Julien Rawson. The Cambridge Companion to English Poets. 2011.

Görsel Kaynaklar;

[1], [2], [3], [4], [5], [6]

15-02-2021


ankara psikolog