Dinin Kurumsal Analizi Ve İşlevi

A+ A-

Din, kültürün bir parçası olarak toplumsal değişmenin de ayrılmaz bir ögesidir. İnsan bu dini toplumsal hareketin bir parçası olabilmek için inancı çerçevesinde fikirlerini ve davranışlarını geliştirir. Bunun sonucunda hayat felsefesi, bakış açısı ortaya çıkar. Fakat her insan bu şekillendirmeyi hızlı ve kolay bir şekilde gerçekleştiremez. İşte tam da bu noktada insanın bireysel olgularının dahil olmasının ötesinde çevresel faktörler de olayın seyrine dahil olur. Bu çevresel faktörler kişinin değişiminin dolayısıyla toplumun değişiminin önemli bir aracıdır. Sosyolojinin çıkış noktası ise burada başlamaktadır.

Toplumu anlayabilmek bireysel olarak insanın yapıp ettiklerini anlamaktan geçer. Hayatın akışı içinde kendisine anlamlı ya da anlam kaygısı gütmeden bir yer bulmaya çalışan insan, dinin rolünü er ya da geç fark edebilir ya da hiçbir şekilde hayatında dine yer de vermeyebilir. Hayatlarında dine önemli bir yer ayıran tutucu muhafazakâr kesim, dini bir merkez kabul edip buyruklarına sorgusuz iman eder. Bu bağlamda aklın işin içine dâhil olması her kesim için söz konusu değildir. Fakat muhafazakâr kesim için aklın tamamen fesada uğradığını söylemek ise doğruları dile getirmemek olacaktır.  Bu grup aynı zamanda din ile kurdukları bağ sebebiyle kendisini Tanrı’nınyeryüzündeki halifesi yani temsilcisi olarak kabul ederler.

Bir başka yönden hayatın içinde dine belirli bir yer veren ılımlı olduğu gözlemlenen kesim ise, hayatın akışı içinde Tanrı fikrine yer verirken, dinin kamusal alana çok fazla dâhil etmemeyi tercih ederler. Bu kesim özel alanlarında teist bir inanca sahip olduğunu iddia ederler, hayatlarını yönlendirirken dinin kendilerini yönlendirmesine bir noktaya kadar izin verirler. Aynı zamanda ılımlı kesim dini ritüellerin bir kısmına ellerinden geldiği kadar katılırken bunları dini inancın gereği olduğuna inanarak gerçekleştirirler. Bu noktada dinin yazılı emrinde bulunmayan, kültürün doğurduğu bazı uygulamalara ise olması gerektiğinden daha fazla önem verirler ki bu durum onların ruhsal olarak rahatlamasını sağlamaktadır.

Din algısına sahip olan bir başka kesim ise, Tanrı’nın yaratma sıfatına inanır fakat işleyişine müdahil olmadığını savunur. Bu algı ise, dünyada meydana gelen kötülüğün kabul edilememesine bağlanır. Oysa dünyada oluşan kötülüğün sebebi insandır yani insanın davranışlarıdır. Bu davranışların en zararlıları ise; hırs, merhametsizlik, bencillik, fedakârlığın ortadan kalması ve erdemsizlik gibi aslında insanın şerefli bir mahlûk olması ile örtüşmeyen özelliklerdir. Bir başka yönden bakıldığında bir yaratıcının müdahil olmaması fikri “dua” kavramını da ortadan kaldırmaktadır. İnsanın kendinden daha üstün bir varlığa sığınması anlamına gelen dua, psikolojik ve sosyal olarak yetersiz olma hissinin önüne geçen bir eylem olarak hissedilir.

Bu kategoride yer alan son grup ise tesadüfi kelimesine sığınan kesimdir. Dünyanın oluşumunu ve işleyişini herhangi bir varlığa atfedemeyen, sonun yok olmaya gittiğini ya da sonsuz bir dönüşüme (reenkarnasyona) inanan insanlar, aslında hayatı anlamlandırma konusunda biraz daha yetersiz kalan kesimdir. Bu bağlamda metafizik âlemin yok olması fikri insanın çabasını, varlığının nedenini sorgulamasını hiçliğe dönüştüren bir olgu halini alır. Bu durum ise insanı iyilik kavramına yönelip salt insanlık arayışına ya da yokluk âleminin verdiği rahatlığa sürüklemektedir.

Durkheim’e göre; toplum, herhangi bir bireyin hayatının ötesinde kendisine ait bir yaşama ve güce sahiptir. Başka bir ifade ile toplum kendisinde bir tanrısallık taşır yani içinde bulunan bireyleri biçimlendirir ve onların varlığından bağımsız olarak kendi varlığını devam ettirir. İnsanlar, dini pratiklerini yerine getirerek kendi toplumlarının kudretini ortaya koyma fırsatını elde ederler.

Bu dini algıların ötesinde dinin toplumun varlığını devam ettirmesini sağlayan üç ögeden Durkheim şöyle bahseder; sosyal dayanışma, din insanları ortak sembol, değer ve normlar yoluyla bir arada tutar. Dini düşünce ve ritüeller, adalet ve saygıya dayalı bir düzen tesis eder ve toplumsal hayatı düzenler. Toplumsal kontrol, her toplumun uyumu yakalayabilmesi için dini fikirleri özendirir. Tanrı’yı hâkim kılarak kültürel normlara insanları davet eder. Anlam ve gaye katmak ise, dini düşüncenin insana hayatın daha büyük amaçlara hizmet ettiği düşüncesini ortaya çıkarır. İnsanlara güç veren bu duygular değişim ve felaketler karşısında insanları daha metanetli kılar.

Dolayısıyla ilk olarak bireysel daha sonra bireyselliğin kümülatif birikimi sonucunda toplumsal bir din anlayışı ortaya çıkmıştır. Burada önemli olan nokta, ilahi ya da ilahi olmayan dinlerin arasında insanın kendisine manevi bir amaç edinebilmesi ve bu amaç doğrultusunda hayatını idame ettirebilmesidir. Bir başka ifade ile insan hayatın karmaşası ve hızlı akışı içinde kendisine inanç ve sığınma konusunda bir yer edinebilirse bu durum onun hayatını düzene koymasına, ilkeleri, aklı, iradesi ve sorumlulukları ile bir bütün oluşturup yaşayabilmesine zemin hazırlayacaktır.

 

 

 


Kaynakça

SOSYOLOJİ- JOHN J. MACİONİS

24-04-2020