Damga/ Ötekileştirilenin Hikayesi

Şeyma Bacın

Psikolog

Yazar Hakkında

‘’İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun, ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.’’

                                                        Virginia Woolf


seymabacin@gmail.com


A+ A-

    Sosyal psikolojinin ve sosyolojinin ilgilendiği belki de en önemli ve hassas konulardan biri olan damgalama yani diğer bir anlamıyla etiketleme günümüzde en çok konuşulan fenomenlerden biri haline gelmiştir. Peki, nedir bu damgalama? Neden insanlar kendisinden farklı insanları yaftalamak ve etiketlemek ister? Neden diğer insanlardan daha iyi bir konumda olduğunu hissetme ve hissettirme ihtiyacı içinde yaşar insan? Damgalama Yunanların deyimiyle stigma konusu uzun süredir ilgimi çeken, sosyal psikolojinin peşinden sürüklenmeme sebep olan en önemli sebeptir belki de benim için.  Grupları dezavantajda yapan şey nedir? Normal nedir ve neden herkes normal olmak için bilinçsiz bir istek duyar? Bu sorular çok uzun süre aklımı kurcaladı durdu. Bu yüzden damgalama kavramının anlamına değinmeden önce benim damgalama kavramıyla nasıl tanıştığıma değinmek daha doğru olur sanırım. Ortaokul yıllarımdan beri yabancı dizi ve filmlerin hayranıyım. Değişik janrlarda filmleri ve dizileri izlerken, bu yapımlarda genellikle hep ezilen ve toplumdan dışlanan bir grup olduğunu fark ettim. O zamanlar çocuk dünyamda bunu pek anlamlandıramazdım. Neden insanları birbirinden ayırıyorduk? Hiçbir insan ötekinden daha iyi değilken neden aksini kanıtlamaya çalışıyorduk? Bu düşünceler zamanla daha da şiddetlenerek ve teorik okumalar yaparak biraz daha güçlenmeye başladı.

  Lisans dönemimde, gönüllü olarak çeşitli sivil toplum kuruluşlarında yaptığım çalışmalar bana, damgalama ve ötekileştirme kavramına, ötekileştirilenlerin gözünden bakma imkânı verdi. Toplumdan itilen ve ötekileştirilen birçok insan olduğunu ve bu ötekileştirmeyi çoğumuzun bilinçsizce yaptığını farkettim. Kendimde bile şahit olduğum bazı ötekileştirmeler olduğunu keşfetmem beni biraz üzmüştü. Ancak bunlar otomatik ve bilinçsizce yapılan etiketlemelerdi. Bunlar, bize küçüklükten itibaren öğretilen şeylerdi. Karşı koymak zordu ama imkânsız değildi.

    Damgalama ve ötekileştirme konusunun derinlerine dalınca bu kuramı ortaya atan ünlü sosyolog Erving Goofman’ı keşfetmem uzun sürmedi. Erving Goofman’ın örselenmiş kimliğin idare edilişi üzerine yazdığı notlardan oluşan kitap, damga ve damgalama konusuna dair çok açıklayıcı bilgiler içeriyordu. Goofman, kitabına damga kelimesinin kökenini açıklayarak başlıyordu. Damga kelimesinin ilk kez Yunanlar tarafından, toplumun genelinden farklı olan ve kötü insan olarak tabir ettikleri bireyleri ifşa etmek için kullanıldığından bahsediyordu. Tabi ki o zamanlar Yunanlılar, toplumdan dışlanan insanları gerçekten damgalıyordu. Toplumun genelinden farklı insanların, bedenlerini kazıyarak veya yakarak o insanın köle, suçlu veya hain olduğunu kanıtlıyorlardı. Böylece Yunanlılar normal vatandaşlarına kimden uzak durmaları gerektiğini göstermiş oluyordu. 20. yüzyıl başlarında ise damga kelimesi, bireysel farklılığın sembolik bir işareti haline geldi. Günümüzde bu kavram ötekileştirilen bireylerin toplumsal olarak kabul edilmediğini işaret eden bir kavramdır. Ötekileştirilen bireyin toplumsal intiharı gerçekleşir ve birey toplumdan dışlanır.

  Peki, neden damgalarız? Normal olan nedir ve genel normalin belirleyicisi kimdir? Okuduğum araştırmalarda bunun bir cevabı olmamakla birlikte genel olarak toplumun farklı olan bireyi kendinden ayırma eğilimde olduğuna dair bir kanı vardı. Ancak bunun kökenine eğilen bir araştırma ne yazık ki yoktu. Damgalama kavramı genel olarak sosyoloji ve sosyal psikolojinin alanına giriyordu ama ben bu kavrama çok daha farklı bir perspektiften bakmak istiyordum. Bu sebeple psikolojinin bir diğer alt alanı olan evrimsel psikolojiyi denkleme kattım. Evrimsel psikoloji insan davranışlarının kökenini araştıran bir alt alandır. Evrimsel psikolojiye göre davranışlarımızın çoğu ilk atalarımız olan homo sapiens’den evirilerek gelmiştir. İnsan evrimini besleyen bazı kaynaklar mevcuttur. Bu kaynaklardan biri hayatta kalma, diğeri ise soyunu devam ettirebilmektir. Evrimsel kurama göre, bu iki kavrama hizmet etmeyen herhangi bir şey, yok olmaya muhtaçtır.


 
   Damgalama kavramının kökenini daha iyi anlatabilmek için, sizlere evrimsel psikolojinin önemli bir kaynağı olan hayatta kalmaya değinmem gerekiyor. Evrim teorisine göre; ilk insanlar için hayatta kalma vahşi hayvanlara, zehirli yemişlere karşı kendini korumaktan ibaretti. Bunun için kendilerine evler inşa ettiler ve ateşi vahşi hayvanları uzaklaştırmak için kullandılar. Hayatta kalmayı sağlayan en temel duygulardan biriyse hepimizin zaman zaman tanık olduğu korku duygusuydu. Hayatı tehdit eden bir olayla karşılaştığınız zaman beyninizde alarmlar çalmaya başlar ve tehlike anında beyniniz size iki seçenek sunar; savaş ya da kaç. İlk insanların deneyimlediği bu korku duygusu hayatta kalma kavramına hizmet eden ve onları vahşi hayatın tehdidinden koruyan bir duyguydu. Primatlar olarak da bildiğimiz ilk insanlar vahşi hayatın getirdiği bilinmezlikten korkuyorlardı. Bu sebeple bazı şeyleri etiketlemek yani adlandırmak istemiş olabilirlerdi. Evrimsel psikolojiye dair bir şeyler öğrenmeye başladıkça zamanla bu bilinmezlik korkusunun etiketleme ve damgalamaya yol açtığı kanısına vardım. Pek çok teori gibi bu da gerçek olabilirdi. Çünkü bilinmezliğin verdiği korku çok büyüktü ve insanlar bu duyguyla yüzleşmektense bazı şeyleri tanımlayıp sınıflandırdığında kendilerini sahte bir güven zincirinin içine alıyorlardı. Bu zincire dâhil olan her birey kendini daha mutlu ve huzurlu hissediyordu. Bu sebeple ilk insanlardan bu yana çığ gibi büyüyen bir etiketleme hareketi başlamış olabilirdi.



   Hayatta kalmak için içgüdüsel olarak başlayan bu hareket zamanla teknolojinin de gelişmesiyle bu hayatta kalma mücadelesini sosyal hayata dâhil olabilme mücadelesine dönüştürdü. Farklı olanlar toplumdan dışlandı ve “normal olanlar” toplumun geneline hâkim olmaya başladı. Peki, normal olanlar karar verici bir mekanizma haline nasıl geldi? Yani ötekileştirme hareketi nasıl başladı? Yazının başında da bahsettiğim gibi stigma yani damga kelimesini literatüre ilk katanlar Yunanlılardı. Dönemin şartları göz önüne alındığında kölelik yapanlar, fiziksel yetersizlikleri olanlar, ten rengi toplumun genelinden farklı olanlar, inançları farklı olanlar yani azınlık gruplarla başlayan damgalama çağlar geçtikçe ve etnik gruplar farklılaştıkça artmaya başladı. Kısa bir süre sonra bu gruba cinsel yönelimleri farklı olan bireyler de girdi. Yani farklılaşma arttıkça damgalama artmaya başladı. Şu an ötelenen etiketlenen birçok farklı grup bulunmaktadır. Ve her bir grubun zaman zaman toplumun genelinden psikolojik ve hatta fiziksel şiddet gördüğü gerçeği tarihin tozlu sayfalarında insanlığın bir kara lekesi olarak yer almaktadır.

   Önyargı damgalamayı besleyen en önemli kaynaktır. Önyargıya sebep olan şey ise bireyin içgüdüsel düşün tarzıdır. Mahalle baskıları, toplumun genelini kapsayan birtakım etiketler bireyin önyargısını besler. Ancak bence ayrımcılık, damgalama ve önyargıya sebep olan bir başka sebep daha vardır ki o da öz yeterliliğin düşüklüğüdür. Öz yeterliliği düşük olan bireyler toplumun geneline ayak uydurmak için isteyerek ya da istemeyerek toplumun yaptığı sınıflandırmaları sorgulamadan kabul eder. Çünkü toplumdan dışlanma fikri o kadar korkunç bir seçenektir ki bunu göze almamak için ne gerekiyorsa yapacaklardır.
Ne yazık ki öz yeterliliği düşük bireyler toplumlarda var oldukça sınıflandırma, etiketleme ve damgalama da var olacaktır. Ancak bunun önüne geçebilmek ve damgalamayı azaltabilmek için bireysel olarak yapabileceğimiz şeyler tabi ki vardır. Damgalamayı azaltabilmek hem zor hem de basit çözümleri içinde barındırır. Toplumsal etiketlemeyi azaltmak için bireysel öz yeterlilikleri artırmak gerekir. Ve her şey o fabrika üretimi gibi seri halde piyasaya sürülen kişisel gelişim kitaplarında da bas bas bağırdığı gibi kabullenmeden geçer. Sadece farklılığı olan bireyi kabullenmek değil aslında burada mesele kendini de olduğu gibi kabul etmektir. Kendini sevmek çoğu zaman karşındaki insanı sevmekten daha zordur. Kişi kendine karşı hep eleştirel ve zorlayıcıdır. Çoğu zaman başkasında kolayca kabul ettiğimiz farklılıklar bizim başımıza geldiğinde kendimize karşı çok acımasız davranırız.



 
    Eğer bir şeyleri değiştirmek istiyorsak değişmekten korkmamamız gerekir. Farklı olmak bir kabahat değildir. Farklı olmanın çok değişik bir anlamı da olmayabilir. Bazen farklı olmak sadece farklı olmaktır. Abartmadan, büyütmeden ve başka anlamlar yüklemeden bunu kabul etmek yeterli olabilir. Başka kültürlerin, dinlerin, cinsel yönelimlerin, renklerin olduğuna inanmak neden bu kadar zordur insan için? Bu benim eskiden cevabını çok merak ettiğim ama artık öğrenme ihtiyacı duymadığım bir soru…  Farklı dini inançlarımızla, cinsel yönelimlerimizle, renklerimizle düşünce tarzımızla ve hatta işlediğimiz suçlarla insan olmak kendi başına düşünüldüğünde o kadar kendine has bir maceradır ki. Bazen sadece bunu düşünmek ve ötelemek yerine dünyada var olduğumuz için, tarihte bir yer edinebildiğimiz için mutlu olmak gerekir. Tüm hırslarından nefretinden öfkenden arınıp sadece yaşadığın hayata bakabilmek aslında birey olabilmek hem çok zor hem de çok cesurca bir serüvendir. 
 
   İnsan olarak kusursuz olmak gibi bir zorunluluğumuz olduğuna dair sanrılar çoğumuzun hayatını ele geçirir. Bu düşünce kadar insanı yoran bir düşünce tarzı daha olduğunu sanmıyorum. Kusur dediğimiz şey hayatta aldığımız kararların yanlış olması kadar basit ve istemsiz bir şeydir. Bazen öfkene yenik düşersin ve yapmaman gereken bir şey yaparsın. Belki illegal, belki seni yıllarca hapse atabilecek bir şey. Peki, bunu yaptım diye senden daha fazla mı aşağılık olurum? Seni daha iyi tarafta yapan şey nedir? Verdiğim yanlış karar mı? İnandığım din mi? Veya sevdiğim insanın cinsiyeti mi? Sana beni yargılama imkânı veren şeyler toplumun genelinin davrandığı gibi davranmıyor oluşum değil mi? İşte damgalamak, etiketlemek bu kadar kolay ve hadsiz bir şeydir aslında. Kimsenin hakkı olmamasına rağmen yaptığı bir şeydir.

  Toplumun kendisini biçimlendirmesine izin vermiş insan boynuna tasma takılan bir köpeğe benzer. Tasmanın ucundaki el, onu yönetmeye ve kendi durduğu noktaya çekmeye çalışır. Kişiyi itaate zorlayanlar, kişinin içinde yaşadığı toplum veya belki de kişiyi büyütenler, ona sevgi verenler olabilir. Kendinin yönetilmesine izin veren kişi bu zamana kadar başka bir yol olmadığını düşünüp bu duruma karşı koymadan yaşamış olabilir. Ta ki tasmanın yanlışlıkla elden bırakıldığı o güne kadar. Koşmak ister kişi sadece koşmak ve kaçmak… Toplumun öğretilerinden mahalle baskısından ve onu zorlayan her şeyden… Hayatında ilk defa nefes alabildiğini hisseder. Eğer sende toplumun baskısından boğulmuş gibi hissedip, sana öğretilenlerin doğruluğunu sorgulamaya başladıysan tek yapman gereken şey boynuna takılan tasmandan kurtulmaktır. Sonra ne mi olur? Sonra düşünmeye başlarsın. Gelmiş geçmiş herkese yapılan ve yapılmaya devam edilen o adaletsizliği…


   
    İnsanlar doğduklarında birbirlerine benzerler. Tüm bebekler aynı gelişim aşamalarından geçip bugünkü oldukları insan haline gelirler. Gelişim aşamaları evrenseldir. Yani hepimiz aynı şekilde doğduk ve beynimiz gelişip kararlarımızı verene kadar aynı aşamaları tamamladık. Ne zaman birbirimizden farklı ve üstün olduğumuzu iddia etmeye başladıysak işte orada başladı bozulma. Eğer bu yazıyı okuyorsan bir şeyler dikkatini çekmiş demektir. Bir şeyleri fark edip araştırmak istemişsin demektir. Ya da sadece vakit doldurmak için açıp okumak istemişsindir belki de. Senden naçizane bir ricam olacak sevgili okur. Lütfen bu yazıyı okuduktan sonra bu konuyu unutma ve araştırmaya, düşünmeye, uygulamaya devam et. Toplumun yaptığı sınıflandırmaya meşale tutanlardan biri olma… Farklı düşünenlerden ol, kendi özgü yaşam felsefesi edinenlerden ol… Çünkü ancak bu şekilde bir kıvılcım yakabiliriz. Çünkü ancak bu şekilde değişebiliriz… Ve unutma “ezildikten sonra hepimiz aynı şarabız.”

 

Bir sonraki yazımda görüşmek üzere

Sevgiyle kalın...


Kaynakça

Damga/ Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine Notlar- Erving Goofman

https://unsplash.com/

02-12-2020