Cinsiyet Sisteminde Farklı Erkeklik Deneyimleri

Feyza Ülkü Güzey

Sosyolog

Yazar Hakkında

Henüz çeyrek asırlık ömrüme bir çok şehir, bambaşka insanlar, mekanlar ve bir sosyoloji lisansı sığdırdım. Bir de çokca merak ve söylenecek söz. Bütün bunlar birleşince insan bir şeyler söylemeden yazmadan edemiyor. Şimdiye kadar biriktirdiklerimi paylaşmak için buradayım. Merakınız ve eleştirel düşünceniniz bitmemesi dileğiyle.


guzeyfeyzaulku@gmail.com


A+ A-

Kadınlık tanımının erkeklik üzerinden tanımlanması, eril dilin içinde kadının ezilmesi ve cinsiyetler arası karşılıklı denkliğin olmaması bir zaman sonra “erkek”liğin ne olduğu tartışmalarına neden olmuştur. 1970’lerde erkeklik çalışmaları yapılmaya başlanmıştır. Patriarkal sistemin yalnızca kadınları ötekileştirdiği değil; farklı olanın ve toplumsal insanın, düzenin dışında olanın hiyerarşi içerisinde cinsiyet gözetmeden alt sıralara itildiği fark edilmiştir. İktidar ilişkilerinin ve ikincileştirmelerin bu denli farklı kadınlık ve erkeklik deneyimleri arasında yalnızca tek bir cinsin baskı altında kalmayacağı, bütün insanların cinsiyet gözetmeksizin farklılıkları ve çeşitlikleriyle bir tahakküm ilişki ağı içerisinde olduğu iddia edilmiştir. Bu çalışmada daha çok R. W. Conell’in düşüncesi etrafında gelişen erkeklik algısı çerçevesinde ilerleyeceğim. Daha net bir çerçeve çizmek gerekirse cinsiyet sistemi içerinde iş, patriarkal kurumlar ve kadın-erkek arasındaki karşılıklı denklik üzerinde duracağım. Doğa, devlet, toplum algıları ve değerlerimizin nasıl şekillendiğini biraz daha anlamaya çalışacağız. Benim için heyecan verici bir çalışma oldu. Katılımcılarım 22 yaşında İstanbul’da yaşayan Ankara’da okuyan bir homoseksüel (1 numaralı katılımcı) ve 31 yaşında Ankara’da okuyup iş hayatına burada atılan, halen burada yaşayan Kastamonu’dan göç etmiş bir heteroseksüel (2 numaralı katılımcı). İki farklı kültür ve deneyimle karşılaştım. Bu da güzel cevaplar ve yeni algılar kazanmama yardımcı oldu. Dilerim aynı şekilde yansıtabilirim.  

Düşündüğümde “erkek nedir” sorusu için çokça eril dile özgün cevaplar bulabilirim. Kadının ise yine bu eril dil ile erkek değil önermesi üzerinden tanımlamaları ile karşılaşacağım. Fakat bu soruyu erkelere yönelttiğimizde tarihten, kültürden ve biyolojiden ayrı bir tanımda bulunamamaktalar. Çünkü her ne kadar patriarkal sistemi eleştirsek ve erkeğin gücünün yıkıcılığından bahsetsek dahi aslında patriarkanın dilinin bir erkek dili olduğunu değil; yalnızca iktidar olabilmek, iktidar kalabilmek için stratejik olarak şekillendirilmiş bir dil olduğunu düşünmekteyim. Patriarka eril olmaktan ziyade gücün ve sermayenin çoğalması için mübah olan bir yol bulmuş toplumsal ilişkiler ve toplumsal cinsiyetleri buna göre şekillendirmiştir. Yani sanki gökten zembille inmiş gibi adlandırabileceğimiz çok eskiye dayanan ve tarihin dahi unuttuğu bir olaylar silsilesi ile patriarkal sistem ve eril tahakküm gelişmiştir. Kadın ve eril tanımın tanımlamalarına uymayan her erkek yine aynı şekilde bir hegomanyanın ve hiyararşik sıralamanın içerisinde bulmaktadır kendini.
Sıra katılımcılarımın cevaplarına gelirse “erkeklik nedir” sorusu için neredeyse benzer cevaplar aldım. 1 numaralı katılımcı; erkekliğin biyolojik bir şey olduğunu, bir süreç içerisinde belirlendiğini ve maskulenlik ile erkekliğin birbirinden farklı şeyler olduğunu vurguladı. Bir insanın belli bir biyolojik cinsiyet ile doğmuş olmasının onun cinsiyetinin ne olduğu yada olacağını belirleyemeyeceğini ve hatta biyolojik olarak dahi çift cinsiyetli yaratılmış iken DNA’mızda bu çift olabilme durumu varken erkekliğin yahut kadınlığın bu durumlara göre belirlenmesinin yanlış olduğunu söyledi. 2 numaralı katılımcı ise; erkeklik sadece cinsel üreme organıdır, sosyal bir statü ile alakası yoktur. Daha hayvani ve fiziksel açıdan güçlü olması nedeniyle öne çıkmıştır. Bana göre kadınlar ile aramızdaki fark DNA farkıdır dedi. Basit bir mantık ile yaklaştığımızda cinsiyet deneyimleri farklı olan bu iki erkeğin bu denli yakın cevaplar vermiş olmaları şaşırtıcı geliyor. Fakat biraz daha üzerinde durulduğunda nasıl ki kadınlar arasındaki farkların ve eğitimlerinin, kültürel birikimleri ile eril zihniyette bireyler bulunuyor ise erkekler arasında da bu eril dilden olabildiğince sıyrılmış bireyler bulunmakta. Belki yüksek eğitimli küçük bir grup olabilir bu fakat cinsiyet deneyimleri farklı olan erkeklerin dahi cevapları ve erkekliği tanımlama pratiklerinin benziyor oluşu farklı yapılardan geliyor olmalarına rağmen üzerinde düşülmesi gereken bir nokta. Çünkü günümüz yüzyılında bu kent hayatı, yüzlerce seçenek ve geleneksellikten henüz kopamamış bir ülke olarak en azından Türkiye için erkeklik algısının kamusal ve özel alanda değişerek başka bir tanım alacağına inanıyorum.

Erkekliğin nasıl öğrenildiği problemine gelecek olursak 1 numaralı katılımcı; gözlemleyerek öğrenip deneyimlediğini, etraftaki insanların nasıl olduğundan ziyade kendisin ne olmak istediği ve herkes gibi olmak zorunluluğunun olmadığını düşünerek hareket ettiğini belirtti. Tabi katılımcı bir baba figürü konusunda problemler yaşamış, daha çok kendi başına, birincil bir öğreticiden-dikta ediciden daha uzak büyümüş. Bu durumun genel kanının aksine – başında bir baba olsaydı böyle olmazdı- aslında kendi karakteristik özelliği olan gözlemleyerek, deneyerek öğrenmesinin ve kalıplara bağlı kalmak istememesinin tüm hayatı boyunca öteki olmasına neden olduğunu belirtti. 2 numaralı katılımcı ise bir baba varsa ve eğer erkek evlat ile arası iyi ise erkekliğin babadan öğrenildiğini, yahut abi, yakın çevredeki erkeklerden öğrenildiğini belirtti ve ekledi: “kadından-anneden de öğrenilmekte tabi ki ama yine kadın, erkekten öğrendiği erkekliği, erkek ve kız evlatlarına aktarmaktadır” dedi. Yine hemcins olmaktan ziyade sermayeler ve farklı hayat deneyimleri sonucunda erkeklerin deneyimlerinin birbirinden çok farklı olacağını görüyoruz böylece. Katılımcıların farklı kent kültürleri ve farklı sermayelere sahip ailelerin arasında büyümüş olmaları deneyimlerini etkilemiştir. İstanbul ve Kastamonu şehirlerini düşündüğümüzde aradaki bağlantıyı kurabiliriz ve fiziki olarak konumlarımızın aynı ülke içerinde dahi olsak deneyim ve pratiklerimize farklı farklı yansıdığını görebiliriz ki bir güç ve tahakküm unsuru olarak algılanan erkeklik dahi pek çok çeşitli anlam ve öğrenme biçimi içermektedir.

“Erkekliğin bu öğrenim sürecinde ne gibi problemler yaşadınız?” sorusuna ise 1 numaralı katılımcı özellikle ortaokulda erkekler ile vakit geçirmemesi nedeniyle erkek öğrenci ve öğretmenler tarafından değiştirilmeye çalışıldığını, o yaşlardaki klasik erkek oyunları ve muhabbetlerinden zevk almadığı için tüm baskıya rağmen değişmediğinde ise dışlandığını belirtti. Daha sonra tepki görmeye başladığını ve yanına kalan tek arkadaşın kitaplar olduğunu söyledi. Bu durum lise döneminde ise onun için biraz daha değişmiş ve çevresindeki insanlar onu değiştirmek için uğraşırken pasif bir direniş ile kendi fikirlerini dile getirmeye başlamış ve kendisi insanları değiştirmeye başlamış. Birçok konuda şanslı olduğunu ve bariz yıkıcı bir problem ile karşılaşmadığını belirtti. 2 numaralı katılımcı ise yaşanan zorlukları ikiye ayırıyor; birincisi erkekliği kurgularken yaşanan zorluklar, ikincisi ise güncel olan yetişkinlik dönemindeki zorluklar olarak. İlk olarak çocukken erkek olmak konusundaki dikte ve öğretileri anlamaya çalışırken yaşadığın çelişkiler bir de yetişkin iken erkek olmanın verdiği zorluklardan bahsetti. Bir gemi batarken bile önce çocuklar ve kadınlar derken erkeğin geri planda olduğunu dile getirdi. Erkek adamlığın çizgilerinin belirlenmiş olduğunu ve bireylerin buna göre tecrübeler yaşadığını söyledi. Eğer etrafımızdaki toplumsal çizgiler olmasaydı bugün bu problemleri konuşmazdık sosyal anlamda böyle bir ayrımla yüz yüze gelmezdik, hormonal farklılıkların dışında kültürel farklılıkların ve etkilerin erkeğin erkek olma ve güçlü olmak zorunluluğunun empoze edildiğini, birçok erkeğin bu zorunluluktan kaynaklı olarak güçlü gözükmeye çalıştığını belirtti. Her ne kadar kadının eril tahakküm altında baskılandığını belirtse de erkeğin de yine aynı tahakküm altında tek tip olma zorunluluğunu dile getirdi. İki katılımcının da yaşadıkları zorluklar hakkında ortak vurguladığı nokta ise etrafından zihinlerine ve bedenlerine akan öğretiler olduğu ne kadar bu öğretilere uygun isen o kadar öteki sayılmayacağın konusudur. Bu da demek oluyor ki bir erkeğin erkekliğini belirlemesi kendisinden ziyade belirttiğimiz hegemonya içerisinde ya onlar gibi olmak ya da olmamak etrafında şekilleniyor. Partiarkal sistem ne gibi bir farklılık olursa olsun belirlenmiş olan erkekliğin dışına çıkıp çıkmaması ya da ne kadar dışarda kaldığına göre hiyerarşide bir sıralama alıyor. Böylece erkeklerin de bu ataerkil toplum içerisinde güçlü ve üstün görülmeleri durumu ne denli güçlü ve erkek göründüklerine bağlı olarak bir değer alıyor. Yani erkek kendisi olamıyor, olmak istese dahi zihnindeki kalıplar nedeniyle kendiyle savaşıyor ve patriarkaya yenik düşüyor. Yahut daha farklı bağlamlarda direnip öteki olmayı tercih ediyor.

2 numaralı katılımcının çalışıyor olması onun daha kurumsal ortamlarda erkekler arası hiyerarşinin nasıl olduğu konusunda biraz daha net cevaplar vermesini sağlıyor. Bir erkeğin iş yerinde; titiz olması, kılık kıyafetine özen göstermesi, duygusal olması gibi şeyleri öyle değilmiş gibi davranarak alt katmanlara düşmemek için çaba sarf ederler. Erkekler daha düz yaratıklardır rekabet konusunda biriyle yarışıyor ise bunu bariz belli eder ve bir patron ile ilişkisinde erkek daha fazla kulluk etmek durumunda kalır. Kadının kırılganlığının yanı sıra patron kadına temkinli yaklaşır ve ulu orta fırça atmaz ama bir erkek patronundan fırça yer ve sonrasında işine dönüp devam eder, kadın uzatır ve erkek patron da bunun farkındandır. Katılımcı, kadının biraz kadınlığını kullandığını ve angarya işler olmak üzere ağır şeyleri bir iş yerinde erkeğe yüklediğini dile getirdi. Düşününce kadının ezilen ve sömürülen konumda oluşu bir erkek tarafından yorumlandığında erkeklerin de kurgulanmış erkekliğin avantaj ve dezavantajlarıyla erkeğin de kadının karşısında sorumluluklar ve başka yollarla ezildiğini, erkeğin itaate daha yatkın olduğu gibi fikirleri ortaya çıkarıyor. Yani iş yeri ve özel ilişkilerde kadın ve erkeğin birbirlerini bir karşılıklı kullanma ve sömürme ilişkisi içerisinde olduklarını görüyoruz. Kadın istediği zaman “sen erkeksin, bana bırakmayacaksın herhalde bunu işi” yahut “erkek adamsın, evini geçindiremiyor musun?” gibi eril kalıpları yararına kullanıyor; erkek ise dilediğinde kadını hem iş ilişkilerinde hem özel ilişkilerde “sen kadınsın ne anlarsın”, “ kadın dediğin” gibi yine eril söylemler ile konumlarını belirlemekte.

Katılımcılara “doğa, toplum ve devletin bir cinsiyeti var mıdır?” sorusunu yönelttiğimde ise 1 numaralı katılımcı; doğayı dişil gördüğünü çünkü üretme ve doğurma yeteneğine sahip olanın kadın olduğu için doğayı da bir anne olarak algıladığını belirtti. Toplum ve devletin bir cinsiyetinin olamayacağını ancak tarih boyunca ataerkil düzen içinde eril olarak geliştiklerini sosyal bir algının sonucu erkeksi, maskülen olduklarını belirtti. 2 numaralı katılımcı ise dil olarak İngilizcede ülkelerin dişi olduğunu Türkiye’nin kardeş ülkeleri derken “Sisters of Turkey” olarak kullanıldığını belirtti. Bizim dilimizin diğer dillere göre daha az cinsiyetçi olduğunu fakat kültürümüzün öyle olmadığını, dinin etkisiyle cinsiyetçiliğin baş gösterdiğini söyledi. Her zaman için bize “vatan anamız, devlet babamız” diye öğretildiğini, kültürel olarak bu gibi adlandırmaların olabileceğini fakat kendisi için bu gibi yorumların anlamsız olduğunu dile getirdi. Katılımcıların ikisinin de belli bir eğitim seviyeleri birikimleri olduğunu düşündüğümüzde ikisinin de toplumsal cinsiyet sisteminin farkında olması tabii. Bunun yanı sıra eril tahakküm ve patriarkanın söylemlerinin kendilerini ve çevrelerini belirlediğini belirtmeleri gücün söz konusu olduğu ve eril dilin buna göre kullanıldığına dair genel bir kanıları olduğunu görüyoruz.

Her iki katılımcı da erkeklik ile ilgili konuşurken her daim kendilerinin dışında bir güç tarafından belirlendiklerini, eşitsizliğin yalnızca kadınlar üzerinde olmadığını, erkekler arasında da bir baskının olduğunu ve bir dışlanma korkusu ve güçsüz hissetme korkusuyla hareket ettiklerini belirttiler cümle aralarında. “Peki kadın ve erkek arasında bir fark var mıdır?” diye sorulduğunda ise; 1numaralı katılımcı farkın yalnızca biyolojik olduğunu, kas gücünün ve doğal sayılabilecek şeylerin değer inşası içerisinde büyük farklar varmış gibi dile getirildiğini söyledi. 2 numaralı katılımcı ise fiziksel olarak farklı olduklarını ve bunun üç şekilde gözlenebileceğini söyledi. Kültürel, biyolojik ve zihinsel olarak birbirinden ayrıldığını fakat bu farkların erkeği erkek ve kadını kadın yapan şeyler olmadığını belirtti. Aynı şemsiyenin altında iki kola ayrılmış varla yok arası bir farktır bu da dedi. Duygusal açıdan kadının daha karışık olduğu erkekte böyle bir karmaşanın olmadığını, fiziksel olarak kadının erkekten daha zayıf olduğu ama direnç konusunda kadının daha dayanıklı olduğunu, tarih içerisinde eğer bir taş yerinden kaldırılacaksa bunun erkek tarafından yapıldığını söyledi. Bu durumun erkekler için bir dezavantaj olduğunu en basit olarak fiziksel olarak güçlü olan erkeklerin savaşlarda ön safta olmasıyla erkek ölümlerinin daha fazla olduğunu yahut aile geçindirirken kadın ve erkek birlikte çalışsalar dahi önce erkeğin maaşının sorulduğu ve sorumluluğun daha fazlasının erkeğe yüklendiğini sadece fiziksel olarak değil ruhsal olarak da erkeğin baskılandığını belirtti. Yani eşitsizlik durumunun erkek zihninde nasıl yorumlandığına farklı birer örnekle karşı karşıyayız. Farkların eşitsizlik yaratmaması gerektiği halde tarih ve toplumla ilintili olarak kadınnın iki kat fazla sömürüldüğü düşüncesinin aslında erkek için de böyle olabileceği düşüncesini doğuruyor. Çünkü biyolojik çeşitliliğin bu denli derin farklar yaratmasından ziyade birey ve karakter olarak karşımıza çıkmadığını roller üzerinden patriarkal sistem tarafından kadının ezildiği kadar erkeğin de ezilip sömürüldüğünü görmekteyiz.

Çalışmanın bu kısmından itibaren iki katılımcının da sorular için verdiği yanıtları ayrı ayrı ele alacağım. Benzer sorular olsalar dahi homoseksüel erkeklik algısını daha net görmek amacıyla ayırıyorum.

Kadın ve erkek arasındaki farkları tartışırken 1 numaralı katılımcı homoseksüel ilişkiler hakkında bazı görüşlerde bulundu. Nasıl ki kadın ve erkeğin biyolojik olarak bir farkı yoksa toplumsal ilişkilere sızmış olan ataerkilliğin gay ve lezbiyen ilişkilerine de yansıdığını illa ki ilişkide bir kadınımsı ve erkeğimsi olanın bulunması gerektiği patriarkanın geliştirdiği algılarla bu denli öteki kabul edilen gurpların dahi yine benzer algılar ile ilişkiler kurduklarını belirtti. Bir gay ortamında kişinin gay olması onun kadınsı olmasını getirmediği halde o ortamda yahut birlikte olduğu kişiye göre kadınsı davranmak zorunda hissettiğini, fazlasıyla maskulen olan bir gayın dahi bir dönem sonra kalıplaşmış ve önyargıları besleyen kadınımsı “yumuşak” erkek olduğuna şahit olunabildiğini belirtti. Yani kadınlık ve erkeklik inşa edilmiş olmasına rağmen üçüncü bir cinsiyet olarak gaylık ve lezbiyenlik var olan baskılayan heteroseksüel davranışlar içeriyor. Ben bu durumu “gibi gibi olmak” olarak tanımlayacağım. Yine tarihten ve toplumdan bağımsız düşünemediğimiz cinsiyet inşalarında ötekleştirilen gruplar dahi belki bu ötekileştirme nedeniyle öfke besledikleri kadınlar ve erkekler gibi davranıyor, kendi cinsiyetlerini ve değerlerini hetoroseksüellik üzerinden inşa ediyor. Tabi küçük bir grup gay, lezbiyen ve hetoroseksüel bireyler bir cinsiyet olmadan da ilişkilerin geliştirilebileceğini illa ki duygusal ve cinsel ilişkilerin de bireylerin cinsiyetlerine göre kurgulanmış kalıplar olmadan hatta bu farkı gözetmeden hareket edilmesi gerektiği düşüncesinde olanlar da var.

1 numaralı katılımcı hegemonik erkeklik içerisinde üzerinde hissettiği baskıyı; babadan izin alma ve onun kısıtlamaları olarak, her zaman öteki olarak tanımlanmak ve dışlanmak olarak belirtti. Hatta bilim içerisinde bile tıpta intersek doğumların bir hastalık olarak görüldüğünü doğum öncesi fark edildiyse anneye çocuğu doğurup doğurmak istemediğini sordukları örneğini vererek bu hegemonyanın yalnızca cinsiyet mevzuu değil bir inşanın ürünü olduğunu kalıplaşmış erkeklerden değilsen görmezden gelineceğini söyledi. Bu durumda yalnızca statü ve işin değil “tam erkek” olmama durumunda kadınlardan daha aşağı bir yerde konumlandırılacağını görüyoruz.        

Eşitsizlikler konusunda ise cinsiyetler arası denklikten ziyade tüm insanlar ve konumlar içerisinde bir eşitsizlik olduğunu, eşit olan durumların göz önüne çıkarılarak sömürünün örtbas edildiğini, kurgusal bir eşitlik yaratıldığını söyledi. Evlilik cüzdanı kadına veriliyor fakat boşanma konusunda ise erkek istemiyorsa mahkeme uzatılıyor duruyor diyerek örneklendirdi ve bireylerin korkuları nedeniyle kadınlara hak tanınmadığını, farklılıkların baskılanmasının nedeninin sözde gücün terk edilme korkusu olarak tanımladı. Bu da demek oluyor ki bir homoseksüel ilişkide dahi kadın ve baskın olan erkek cinsiyetinin yaratılmasının nedeni buna dayanmakta olabilir. Ve cinsel deneyimini annesi ve akrabaları ile paylaşmamasının nedeni sorduğumda ise; ailem açık fikirli ama yine de belli bir dünya görüşleri olduğunu biliyorum ve söylediğimde beni değiştirmeye çalışacaklar, huzursuzluk olacak. Onların üzülmesini istemiyorum, bu yüzden bu yükü kendim taşıyorum. Ayrıca bu bizzat beni ilgilendiren bi şey ne kimsenin bilmesi ne de bilmemesi gereken bi durum diyerek açıklık getiriyor. Burada ise homoseküel bir erkeğin toplum ve gelenekler açısından ailem açık fikirlidir demesine rağmen bir baskı ve korku içerisinde olduğunu görüyoruz. Bu korku kendisinin yalnız kalmasından ziyade annesinin üzüleceği korkusu ve bu nedenle bir çok homoseküsel erkek ve kadın deneyimlerini ailelerinden saklama gereği duyuyor. Tabi başka kültürlerde daha ağır sonuçlar dahi doğurabiliyor bu durum.

Ve düşüncelerine ekliyor; bizler farklı olabiliriz ama birbirimizden uzak durmak ve korkmak için hiç bir nedenimiz yok, geçmişe bakarak hareket etmekten kurtulup, bilinmezlik korkusundan kurtulup birbirimizi tanımalı ve cinsiyetsiz de yaşayabilmeliyiz diyor. Düşününce aslında konu üzerinde eğitim almamış biri feminizm tartışmalarındaki “cinsiyetlerimiz bizim sıfatlarımız değil, eylemlerimizdir” fikrine ne kadar uygun bir birey var karşımızda. Bir erkek olmaktan ziyade sadece diğer insanlardan farklı bir birey olarak toplumda yerini almak istiyor.

2 numaralı katılımcı ise daha geleneksel bir ailede büyümesinin sonucunda cinsiyet farkları ve bu farklar hakkındaki fikirlerinin çok daha sonra 25’inci yaşında ve 4-5 yıllık bir süreç içerisinde şekillendiğini belirtiyor ve erkeklik hegemonyası içerisinde kültürünün getirisi olarak güçlü erkek, mücadeleci, pes etmeyen ve zorlukların üzerinden gelmesi gereken kişi olarak algılandığı için daha şiddet eğilimli ve erkeklik rekabeti içerisinde güç sahibi olan patriarkanın gücünün devamını getirdiğini belirtiyor. Kültür ile anne babaların aktarımı ve dikteleriyle erkek çocuğunun bir tahakküm altında olduğunu, daha kurumsal alanlarda yine bir rekabet ve maddi olan ilişkiler arasında geliştiğini belirtiyor. Eşitsizlik konusunda özellikle iş sektöründe kadının her an bırakıp gitme korkusu duydukları için erkekler arasında bir dayanışma olduğunu ve öğrenilmiş erkekliğiyle hareketlerinin her daim bunun üzerinden belirlendiğini belirtiyor. Erkekler arasındaki eşitsizliğin statüye bağlı olduğunu ve aynı statüde ise erkekler o işte ne denli başarılı olup olmadığına göre bir hiyerarşi belirlendiğini dile getirdi. Erkeğin doğası gereği duygularını daha iyi kontrol edebildiğini fakat duygusal olarak daha gelişmiş bir erkeğin diğer erkekler arasında zayıf görüleceğini, erkeklerin daha çok ilişkilerini maddi durumlar üzerinden geliştirdiklerini bunun için ekonomik olarak güçlü olması gerekenin ve geçimi elinde tutanın erkek olduğunu genel kanının böyle olduğunu belirtti. Bir erkeğin yahut kadının eziliyor oluşundan ziyade cinslerin birbirlerini karşılıklı olarak sömürdükleri fikri üzerinde durdu. En eşitlikçi toplumlarda dahi her zaman için erkeğin baskın konuşmalar ve kültürel faaliyetlerde bulunduğunu, bunun nedenin ise kadının daha duygusal erkeğin daha sert olması kaynaklı olduğunu ve ataerkilliğin bir diğer sebebini ise dinin kültür üzerine büyük etkilerinin olmasına bağlamakta.

2 numaralı katılımcı daha küçük bir şehirde büyümüş geleneksel yapıya bağlı kalarak yetiştirilmiş ve evli olması nedeniyle toplumun büyük çoğunluğunun durumuna biraz daha benzer yanıtlar vermiş olma ihtimali daha yüksek ve çalışma hayatıyla erkekler arası hiyerarşiyi daha iyi görebildik. 1 numaralı katılımcının bir metropolde yetişmesi sert yapılardan uzak ve daha özgür büyümesi sonucu toplum tarafından ötekelileştirilen aykırı kişi ve cinsel deneyiminin farklı olmasıyla bir ötekileştirmeye daha maruz kaldığını görüyoruz. Yine homoseksüel ilişkilerde de hegemonik erkekliğin duygusal ve cinsel ilişkilerine yansıdığını ve bu zihinsel yapının etkilerinin ne denli büyük olduğunu gözlemleyebilmiş olduk. Katılımcı sayısının az olması ve dar bir zamanda çalışmanın hazırlanması nedeniyle yanlışlık yapılmış olan durumlar olabilir. Fakat gözlemlerim ve katılımcıların görüş ve katkıları sonucu erkeklerin bu takakküm örüntüleri içerisinde ne gibi zorluklar yaşadıklarını, bunlarla nasıl baş ettiklerini, kendilerini toplumun neresinde gördüklerini ve cinsiyetlerini nasıl deneyimledikleri gibi sorulara cevaplar bulmaya çalıştım.    

Sonuç olarak yüksek öğretim görmüş ve görmekte kentli erkeklerin patriarkal sitem içerisinde fiziksel ve ruhsal olarak kendilerini iyi hissetmediklerini kadınların maruz kaldığı baskı kadar kendilerinin de bir baskı altında olduklarını ve bunun biyolojiden ziyade tarihsel bir güç gösterisi ve çıkara dayandığını öğrenmiş olduk. Eşitsizliğin ve baskının kadın, erkek, gay, lezbiyen fark etmeksizin toplumsal sistem ve cinsiyet sisteminin zorunlulukları içerisinde kendileri olamadıklarını ve zorlandıklarını belirlemiş olduk. Erkek hegemonyası içerisinde hiyerarşinin üstünde kalıplaşmış erkeklik algısının bulunduğunu aşağıya doğru daha zayıf erkekler ve sonrasında kadınlar, gay ve lezbiyenlerin, yaşlı, hasta ve sakatların, ateistlerin geldiğini söyleyebiliriz. Yani sermayenin belirlediği dışında ne ve kimler kalıyorsa bu hiyerarşinin tabanını oluşturuyor ve tahakkümün muhattapları oluyorlar.

 

 


Kaynakça

Kaynak:

·https://dedadergi.com/2018/08/02/elestirel-erkeklik-incelemeleri-inisiyatifi-ile-soylesi/

·http://www.yeniduzen.com/toplumsal-cinsiyetin-otekisi-erkeklik-82924h.htm

·http://thevoidmag.com/mimar/mekan-tabirinde-toplumsal-cinsiyet-kodlari/

·http://www.sivilsayfalar.org/2019/04/24/erkeklik-krizi-cinsiyet-krizinin-bilesenidir/

26-06-2019