Bilgi- İktidar ve The Name of the Rose 'Meryem Kalyoncu'

Konuk Düşünürler


Diğer Yazıları

A+ A-
          The Name Of The Rose(1986), Umberto Eco’nun aynı isimli romanının uyarlaması olup yönetmenliğini Jean-Jacques Annaud'un üstlenmiştir. Olay örgüsünün temelinde manastırda yaşanan şüpheli cinayetlerin izini süren Baskerwille’lli Fransisken William’ın, şüpheli ölümlerle bir kitabın bağlantısı olduğunu ve bunun da kayıp olan Aristo’nun komedi ile ilgili yazdığı eser olduğunu tahmin etmesi bulunur. Bu çalışma Gülün adı filminin tarihsel arka planında Ortaçağ’ın tarihsel, düşünsel, ekonomik, siyasal yapısı bulunması nedeniyle sosyolojik yaklaşım ile bilgiye karşı geliştirilen iki farklı tarikatın anlayışlarını inceleyecektir.
         Gülün Adı filmi hem bir kitaptan uyarlama olması hem de döneminin tarihsel yapısını başarılı şekilde eleştirel bir bakışla tasvir ettiği nedenlerinden ötürü çok katmanlı bir yapıdadır. Bu nedenle hakkında sayfalarca yazılacak bir yapıya dönüşmüştür. Bu nedenlerden ötürü çalışmada bilgi ve iktidar kavramları ile bir sınırlandırma getirilmiştir.  Dolayısıyla çalışma amaç olarak bilginin iktidar şekillendirilmeleri sonucunda taban tabana zıt iki tarikat tarafından nasıl dönüştürüldüğünü yani bilginin sıvı bir yapıymışçasına üreten kişilerin ideolojilerinin yapısını aldıklarını konu etmektedir.
 
             Bilgi sözlük anlamıyla öğrenme, araştırma ve gözlem yoluyla elde edilen her türlü gerçek, malumat ve kavrayışın tümüdür. Bilgi doğruluğu ispatlanmış inançlardır (Nonaka ve Takeuchi, 1995:58).  Eco’nun göstergebilim ve metinler üzerine söyledikleri üzerinden bir bilgi tanımı geliştirecek olursak öncelikle yapıtların açıklık kavramıyla farklı yorumlara izin veren bir yapıda olduğunu söylemek gerekir. Peterburg’un bilgi tanımı ise ‘Bu dağlarla sınırlanan ve onların öte taraflarındaki dünyada yanlış olan’ şeklindedir.  Buradan da Peterburg’un da desteklediği gibi bilginin değişen koşullara göre farklı şekillerde anlaşılabilecek bir olgu olduğu çıkarımında bulunabilir.
          Toplumsal yaşamın hemen hemen her düzleminde iç içe olan iktidar olgusu, sosyal bilimlerin ilgilendiği merkezi önemdeki konulardan biridir. Marksist açıdan, iktidar belirli bireylerin sahip oldukları ve onlara ait bir şey değildir fakat sınıflar ve gruplara aittir.  Foucault’ya göre, iktidar ve bilgi birbiriyle doğrudan ilişkilidir. Ayrıca iktidarın, “başkalarının davranışlarını kontrol edebilme kapasitesi” veya Weber’in (1995: 92) yaptığı gibi; “toplumsal ilişkiler çerçevesinde bir iradenin, ona karşı gelinmesi halinde bile yürütülmesi imkanı” gibi tanımları da vardır (Kapani, 1978: 27). 
                Bilgi ile iktidar ilişkisi, sürekli bir etkileşim halinde olmuştur. Bilme imkanı, insanlara doğal güçlerine ve enerjilerine ilave olarak güç biriktirmelerine, daha sonra gerektiği vakit de bu gücü kullanabilme yeteneği yani “iktidar” alternatifi sunmaktadır. Ancak tarihsel süreç içerisinde, bilgi-iktidar ilişkilerinde bilginin güç ve iktidar yaratmadaki itici güç olma niteliği daha baskın olmuştur.    Dolayısıyla bilgi-iktidar ilişkisi, her zaman denge halinde olmamıştır.


            Bütün güç kaynaklarının kötüye kullanımı gibi, bilginin gücü de, belirli bir sınıf ve zümrenin çıkarlarını “ötekilerin” aleyhine olacak şekilde bir tahakküm aracı olarak kullanılabilmiştir. Tarihsel süreç içerisinde, bilgi-iktidar ilişkilerinin, karşılıklı etkileşim yerine, “iktidarın bilgiye hükmetmesi” şeklindeki tersine bir ilişki kendini göstermiştir.
               Ortaçağ Batı dünyasında, kilise büyük ölçüde bilim, felsefe ve sanat gibi özgür aklın ve iradenin gerçekleştirdiği bütün zihinsel ve estetik etkinliklere büyük ölçüde ket vurmuştur. Avrupa Ortaçağ’ında iktidar bilgiye ulaşma aracı olarak din ve din kurumlarını kullanmıştır. Eski zamanlardaki kütüphanelerin değişmez mekanları saraylar ve tapınaklar olurken Ortaçağ'ın kütüphane mekanları ise toplumun kalbi olan ruhani gücün merkezi kiliselerdir. Ortaçağ'da manastır kütüphaneler hariç tüm kütüphaneler halka açıktır. Yabancıların kütüphaneye girmelerine izin verilmektedir ve belirli bir ücret karşılığı kitaplar ödünç verilmektedir (Thompson, 1977:65-66). Ancak Ortaçağ Avrupası'nda ‘baskı ve dogmatikliğin düşünce üretimini ve kullanımını engelleyen olgular" varlığı  halk kütüphanelerinin doğmasını engellemiştir . O dönemin kütüphane kullanımı içerisinde kitapların ödünç verilmesi önemlidir fakat birçok kitabın zincirlenmesi ve herkese ödünç verilmemesi hizmet bazında ilerlemeyi durduran bir süreç olmuştur.
        
            Film de ise bilginin tekel ve geniş kitlelere ulaşmadığı hatta ulaşmaması için her şeyin yapıldığı bir dönemin simgesi olan arka planda “temel amacı kitapları korumak ve saklamak” olan kule-kütüphane içinin bir labirent olmasının yanında yasaklı ve sakıncalı kitapların olduğu bölümde tuzaklar, şifreleri de barındırmaktadır. Kütüphaneye girmek kadar çıkmanın da zorlaştırılması bilginin ne kadar değerli olduğunu, otoritelerce halkı yönetmenin ve bir arada tutmanın ön koşulu olduğunu gösterir.  
          Manastır yöneticileri her ne kadar sahip oldukları kütüphane ile övünseler de kitaplara erişim çok sınırlı, hatta yasaktır. Ayrıca dinen ve “ruhsal açıdan” sakıncalı kitapların bulunduğu rahiplerin sansürlü ve yasaklı kitaplar listesi de vardır. Zehirleyen, öldüren, uğruna öldürülen Aristo’nun kitabı bunlardan biridir.


         Saklanan bu kitaptan yola çıkarak Ortaçağ döneminde yadsınamaz bir şekilde Platon ve Aristo’nun etkisinde kalındığı görülmektedir.  Gerek yeni kurulan üniversiteler, gerekse bu yeni tarikatlar için ortak ve karakteristik olan nokta, "Aristo"yu incelemeye almalarıdır Aristoculuk temelde Augustinus'u dayanır ve Aristo'yu ancak ölçülü benimser. En önemli temsilcisi de Bonaventura olan bu yöndeki akımı, "Fransisken" tarikatı temsil eder.
   
       Bilgi önceden belirlenen bir dizi sistematik kural ve prosedüre uygun bir biçimde işlenmiş enformasyondur. İki tarikat da belirli bir siyasi ve dini oluşumdan geçmiştir. Bunları temele alarak belirli kurallar belirlenmiş ve manastır içindeki her eylemleri porsodürle sınırlandırılmıştır. Benediktin tarikatında çan ve zil seslerinin, yeme içme dua saatlerinin belirlenmiş itaate büyük önem verilmiştir. Çan veya zil sesleri ya da başka işaretler, keşişlerin hepsini uyumlu bir program dahilinde yönlendirir. Hıristiyan keşiş ve rahibelerden manastır yaşamının temeli olarak görülen itaat, fakirlik ve bekarlık kurallarına uymaları istenmiştir, itaatsiz keşişlere aşağılamalar, hapis, aç bırakma, kırbaçlama vb. bazı cezalar uygulanırdı( Gibbon E. 314). Fransisken tarikatının ise katı fakirliği benimsemeleri, Benediktinlerin aksine gezgin keşişler oldukları görülmektedir.
                 
           Gülün Adı’nda Frensisken olması sıkça vurgulanan ve bu özelliğiyle saygı duyulan William kitapların ve kütüphanenin birinci amacının okumak olduğunu savunarak, kitap ödünç vermekte, manastırlarında çoğaltma işine ise daha az önem verilmesi gerektiğini düşünmektedir. Manastırı yöneten Benediktin Tarikatı, kütüphanelerin temel amacının kitapları saklamak ve çoğaltmak olduğunu savunmaktaydı. Çok nadir okunmak için ödünç verilmekte, sadece belirli kitaplar halka açılmaktaydı. Benediktin tarikatının üyelerinin ulaşabildiği bilgi de tıpkı filmde köylülerin sadece Benediktin manastırının atıklarını alabildikleri gibi kırıntılardan ibaretti.
         
       Filmin ana karakterinin aksine manastırdaki rahipler birçok konuda bağnazlardır. Kehanetlere inanıyor, manastırda yaşanan ölümler ve cinayetleri dini kehanetlerle açıklıyor, hatta bilginin üzüntü, keder getireceğini düşünmekteydiler.  Buna, rahiplerden birinin “Bilgisini artıran, üzüntüsünü artırır.” sözlerinden anlaşılabilir.
                       Daha özelde bu verileri destekleyen sekanslara bakacak olursak  William’ın manastıra geldiği andan itibaren başlayabiliriz.  Kütüphanelerin ve bilginin tekelliğinin filmde metaforik şekilde anlatımı manastırın kütüphanesinin kuruluşu ve şekli üzerinden yapılır. Filmde, şehirlerden uzak, çevresinde küçük bir köyden başka hiç bir yerleşim yeri olmayan, korunaklı duvarlarla çevrili bir manastır görülmektedir. Mazgallı siperle çevrili manastır ve uzun bir kule içine hapsedilmiş bir kütüphane ile bilginin ne derece korunduğu görülmektedir.
        William’ın tarikat tarafından verilen odaya geldiğinde gökyüzünü incelemek için çıkardığı malzemeleri manastır yetkilisi gelince saklaması bilginin ve bilimin Benediktin tarikatınca hoş görülmediğini, bilgi üzerindeki hakimiyetin ona ulaşılmasını sağlayan araçlara sahiplikte de etkin olduğu anlaşılabilir. Filmin ilerleyen dakikalarında William’ın gözlüğünün yanından ayrılmaması nedeniyle ana motif olarak görülebileceği kaybolduğu andan itibaren olayların iyice karmaşıklaştığı görülmektedir.
           Bu sahnenin devamındaki diyaloglarda kilise üyesinin Adelmo’nun ölümünü doğaüstü güçlere bağlaması bilimsel bilgilerden ve mantıktan ziyade hurafelere inanıldığını anlatmaktadır. Jorge’nin halkı, kıyamet geleceği şeklinde kehanetlerle korkutması, cinayetin arkasında mantıksal bir gerekçe araması iktidarın geleneksel bilgiyle halkı ne kadar etkili şekilde yönlendirebildiğinin açıklaması olabilir.
             Başka bir sekans olarak William’ın Adelmo’nun çalışmalarına baktığı saniyeler anlatılabilir. Adelmo’nun çiziminde piskoposlara kutsal kitabı öğreten bir eşek, Papa tilki ve başrahip de maymun olarak resmedilmiştir. Bu sekansı yeterince yorumlanırsa maymun metaforunun sinemada ‘görmedim, duymadım, bilmiyorum’’ cümlesiyle tasvir edilmesi nedeniyle baş rahibin yaşanan olayları çıkarlarına göre görmezden gelmesini anlatmaktadır. Masallarda kurnazlığıyla bilinen tilki Papa’nın göstergesi olarak verilmiş ve dinin iktidarı olarak yine çıkarlar kapsamında halkı düşünmeden davrandığını anlatmaktadır. Eşek metaforuna bakacak olursak öncelikle masallardan aktarılan şekilde eşek anırmasına rahatsızlık veren bir şey olarak bakıldığını söylemek gerekir. Bu bağlamda Piskoposlara kutsal kitabı öğretmek önemli görülmeyen, gereksiz olarak nitelendirilebilecek bir eylemdir.  
 
          Adelmo’nun ölümünden sonra baş rahiple konuşmalarında kanıt olan kağıdı yakması bilginin iktidarının kendi kontrolünde olduğu ancak William gibi üstün akla sahip kişiler tarafından da çoğaltılabileceğini göstermektedir.
            William kadar ilgi uyandıran karakter Benediktin tarikatının yaşlı keşişi Jorge’nin yenilikçi düşüncelere olan sert tutumu ile oldukça ilgi çeker. Jorge hayatını buradaki kitapları okumaya adamış ve bu uğurda kör olmuştur. Kör olmasına karşın yasaklı kitabı okumak isteyenler için hazırladığı tuzaklar dikkat çekicidir. Kitaplara âşık olduğu için, bilgiyi yok etmekten daha ziyade, tercihini kontrol etmekten yana kullanmıştır. Filmin sonunda kitabı tek bir kişinin bile okumaması için zehirli kitabı yiyerek kendi sonunu, yangının çıkışıyla da kütüphanenesin sonunu hazırlamıştır. Bilgi ölümüne göz yumacak kadar değerlidir. Bilgi ve ölüm karşılıklı değişime uğramıştır. Filmde iktidarın temsilcisi ve bilginin yeminli koruyucusu olan Jorge’nin kör oluşu yeniliklere açık olmaması ve görmezden gelmesi şeklinde de anlaşılmaktadır.   

 
                     Bu çalışmanın izlediği analiz boyunca  bilginin paylaşımı ve aktarımının topluluktan topluluğa değişiminin birbirine taban tabana zıt olan bu iki tarikat tarafından anlatılması bilginin farklı iktidarlarca farklı şekillerde kullanıldığını görülmektedir. Bu kapsamda bilginin hangi coğrafyada, kimin yararına, kimin iktidarı altında paylaşıldığını unutmamak gerekir. Ancak özellikle dinin ve yönetici sınıfın çıkarlarıyla yakından ilgili olan bilimsel faaliyetlerin, neredeyse bir zamanlar her tür bilim faaliyetleri ile bilgi kaynaklarının, kilisenin güdümünde olduğu sonucu çıkmaktadır. Bu durum, bilimin “esasına” ve “özüne” aykırı bir durumdur. Bilimin, bilim olma “şeref” ve “haysiyeti” sonuçlarından, güçlü-zayıf, zengin-fakir ya da başkaca “bir ayrım” olmaksızın bütün insanlık için yararlanabilir ve kullanılabilir olmasıdır. Ancak Ortaçağ döneminde bilginin üretimi, paylaşımı ve aktarımı konularında iktidar tekelliği ve üstünlüğü her dönemde aşikardır. Sonuç olarak bu bağlamda, özellikle sosyal bilimlerin, başta din, kapitalizm olmak üzere her tür otorite ve iktidarın ayartıcı ya da baskıcı etkilerinden arındırılması bir zorunluluk olarak görülmektedir.
 

Kaynakça

---Nonaka ve Takeuchi, 1995. ‘’ On Some Cracks in the “Engine” of Knowledge-Creation: a Conceptual Critique of Nonaka & Takeuchi’s (1995) model’.  University of Edinburgh Management School, Sayı: 13-15 September, Sayfa: 58.

---KAPANİ, Münci (1978). ‘’Politika Bilimine Giriş’’. Ankara: Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, No: 431.

---Thompson, James. (1970).  ‘’A History of principles of librarians hip. London: Clive Bingley’’.

25-02-2019