Acı Aşk

Ceren İlhan

Psikolojik Danışman

Yazar Hakkında

1990 yılında Mersin’de doğdu. Lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kuzey Kıbrıs Kampüsü’nde Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık alanında tamamladı. Şu anda Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde aynı alanda yüksek lisans eğitimine devam ediyor.  Ankara’da yaşıyor. Kedileri, çiçekleri ve renkleri çok seviyor. Çömlek, heykel, resim gibi hobileri var.


Aşk diyorsunuz ya, 
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak, 
Öyle kötü kokan, 
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

Didem Madak, 2002  

 

            Aşk üzerine hemen hemen her alanın söyleyecek bir şeyleri vardır. Resim, heykel, sinema, tiyatro, edebiyat, müzik ve tabi ki bilim… İşin bilim ayağını bir kenara koyarsak, diğer tüm alanlar aşk ile ilgili ettiği lakırdılarla bizleri ağlatabilir, derin düşüncelere sevk edebilir ve bilimin sağlıksız diye nitelendirebileceği davranışlara itebilir. Bu yazıda aşkın bilim tarafından sağlıksız, sanat tarafından romantik bulunan kısımlarını ele alacağız. Flört şiddetini konuşacağız.

 

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Proje Ne Var Ne Yok, afiş

            Konuya girmeden önce buraya sizler için bir link bırakıyorum. Devam etmeden önce bu yazıya bir göz atıp, bu flört şiddeti ne menem bir şeymiş diye bakmak isterseniz, buyurunuz Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın ilgili konu üzerine bilgilendirici yazısının linki:

www.morcati.org.tr/tr/8-mor-cati-kadin-siginagi-vakfi/8-flort-siddeti

            Aşk deyince akıllara farklı aşk türleri gelebilir ve gelmelidir de. Doğaya duyulan aşk, sanata duyulan aşk, insanın işine duyduğu aşk, bir öğretmenin öğrencilerine, bir annenin babanın çocuğuna duyduğu aşk… Bu bahsi geçen aşk şekillerinin hiçbirinde flört şiddetine rastlamayız. Belki annenin babanın çocuğuna duyduğu aşkın zarar verici olabilecek taraflarından konuşabiliriz tabi, ancak bu başka bir yazının konusu. İlgi duyduğumuz cinsiyete olan ilgimizi keşfettiğimiz andan itibaren deneyimlediğimiz ve bizi hayata bağlayan ya da hayattan koparan ve flört şiddetinin söz konusu olabildiği aşk, genellikle arasında cinsel çekim olan iki birey arasında yaşanır.

           

            Peki, varlığı baharla, çiçeklerle, renklerle, yokluğu kara kışla, karanlıkla, soğukla bağdaştırılan aşk nasıl olur da varlığı sırasında kara kışlar, karanlıklar yaşatır bizlere? Bu soruya benim cevabım, âşık olduğumuzda salgıladığımız ve vücudumuzdaki ödül mekanizmalarını uyaran hormonlarımız, bu hormonlara geliştirdiğimiz bağımlılık ve yitirildiği takdirde yaşayacağımız yoksunluktan korkma hali olurdu. Bir diğer deyişle, terkedilme korkusu. Bu korku bizleri sağlıksız davranışlara sürüklüyor çoğu zaman.

 “Seni seviyorum ve hayatımda olmanı istiyorum, ancak kariyerinde ilerlerken başka şeyler dikkatini çekmeye başlayabilir ve beni bırakabilirsin. Bu yüzden kariyerinde ilerleme.”

 “Seni seviyorum ve hayatımda kalmanı istiyorum, ancak dışarıya çıkarken çok güzel/yakışıklı görünürsen seninle olmak isteyen başka insanlar türeyebilir ve sen beni bırakıp onlara gidebilirsin. Bu yüzden öyle giyinme.”

“Seni seviyorum ve hayatımda kalmanı istiyorum, ancak arkadaşlarınla fazla zaman geçirirsen benden başka sosyal destek sistemlerin olur ve beni kolayca bırakabilirsin. Bu yüzden arkadaşlarınla görüşme.”

“Seni seviyorum ve hayatımda kalmanı istiyorum, ancak seni her dakika kontrol etmezsem beni aldatabilirsin. Bu yüzden en az saatte bir kez benimle telefonda konuş ve her yaptığını bana haber ver. Ayrıca sosyal medya hesaplarının ve telefonunun da şifresini bilmem lazım.”

“Seni seviyorum ve hayatımda kalmanı istiyorum, ancak hayatının her alanını kontrol altında tutmazsam beni bırakıp gidebilirsin. Bu yüzden ben ne dersem tamam diyeceksin.”

 
             Bu kurmaca cümleler elbette şiddet uygulayıcısının dilinden dökülmedi, dökülmez. Duyabildiğimiz genellikle “bu yüzden” kısımlarından sonrasıdır. Öncesi ise konulan kısıtlamaların altında var olabilecek gerçek sebeplerin bir yansıması olan akılcı olmayan düşünceler olarak gösterilebilir. Söylenmeyen gerçek sebepleri duymak ve bunlar üzerine konuşmak, biraz amiyane bir tabir olacak, fakat kafası çalışan insanda bir şeyleri değiştirmek adına bir adım olabilir. Olmuyorsa, belki de kendi ruh sağlığınız adına başka bir adım atmanın zamanı gelmiş demektir.

Tabii flört şiddetinin arkasındaki tek sebep bu değil, olamaz. Bir defa hepimizin korumak için yoğun çabalar sarf ettiği bir egomuz var. Egomuzu korumak için geliştirdiğimiz çeşitli mekanizmalarımız var. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak: Diyelim ki herkesin kendine ait bir bahçesi olan bir araziye A kişisi bir fidan ekti, ancak fidan ağaca dönüşmüş olsa da bodur kaldı, az ya da kötü meyve verdi. Belki o tohum o toprak için uygun değildi. Belki yanlış mevsimde ekilmişti. Belki de emeksizlikten küçük kalmıştı… Şimdi bu A kişisinin ağacını boş bir arazide tek başına görsek, o ağacın bodurluğunu da bir özellik olarak kabul edip olduğu gibi sevebiliriz. Fakat iş öyle değil. Etrafta bir sürü bahçe, her bahçede iyi yetişmiş, iyi yetişmediyse de iyi yetişmiş gibi gösterilen komşu ağaçları var. A kişisine ne kadar beceriksiz olduğunu, yetişmiş diğer ağaçları göstererek söylemeye çalışan komşuları da es geçmeyelim tabii. E ne oldu şimdi? A kişisi mutsuz. Yanlış ağaçla yıllarını geçirdi. Büyütemedi. E ne yapsın bu A kişisi? Gözünün gördüğü yerlerdeki diğer tüm ağaçları zehirlemeye başladı ki kendi ağacının gelişmemişliği göze çarpmasın. A kişisinin gözü nereyi görecek? En yakınındaki, sınır komşusu bahçelerini. Kimler var bu sınır komşusu bahçelerde? Romantik ilişki yaşadığı insanlar, belki ailesi, arkadaşları… Artık A kişisi yakın ilişkilerini nasıl şekillendirdiyse… Yazımızın konusu gereği biz romantik ilişki olduğunu varsayalım. Sonuç olarak A kişisi gerek kendi seçimleri gerekse yanlış yönlendirmeleri, belki travmaları, geçmiş deneyimleri sebebiyle istediği gibi büyütemediği ağacına olan öfkesini, romantik ilişki içinde olduğu B kişisinin ağacından çıkarmaya çalıştı. Eğer kişisel alanında kendisininkinden daha verimli bir ağaç olmazsa, bu A kişisini de rahatlatacak ve kendi ağacı ile ilgili herhangi bir tedirginlik yaşamak zorunda kalmayacak. Oysa bu A kişisi, ağacının derdinin ne olduğunu B kişisiyle birlikte bulup sorunu gidermeye çalışsa, ya da ağacını olduğu gibi kabul edip onu sevmeyi denese bu çatışmaların hiçbiri yaşanmayacak belki de ve A ile B’nin ağaçları birbirini besleyip sonunda bir orman oluşturacak. Fakat bunun olabilmesi için A kişisinin kendinin farkında olması ve yardım almaya açık olması gerekir. Yardıma ihtiyacı olmak zayıflık olarak değerlendirildiğinden bu düşünce genellikle egoya zarar verir. Dolayısıyla egoyu koruyarak kendine alan açmanın kolay yolu çevreyi zehirlemek ya da alıp ağacını zaten büyümemiş olan başka bir bahçenin, buna da C kişisinin bahçesi diyelim, yanına yerleşmektir. Fakat gün gelir, eğer mücadeleci bir ruha sahipse C kişisinin de ağacı dallanır budaklanır büyür gelişir. Bu noktada ya A kişisi en baştan C kişisinin gelişebileceği tüm yolları tıkayacak ya da onun gelişiminin yanında yine içine düştüğü aşağılık kompleksiyle alıp ağacını başka bir bahçenin yanına konumlanacak. Bu örüntü böylece sürüp gidecek. Metaforik bir örnek olduğundan kafalar belki biraz karışmıştır. O zaman şöyle söyleyelim. Öz-farkındalık ve kendini gerçekleştirme, sevme ve sevilme ihtiyacımızı karşıladığımız ve hayatlarımızda önemli bir yeri olan aşkın yıkıcılığını şenliğe çevirir, bizleri geliştirir, büyütür sevgili okuyucu.

Şuna dikkat çekmek isterim ki, şiddetin sebeplerini daha pek çok perspektiften ele alabiliriz. Aile yapısı, sosyal öğrenme, bağlanma stili, geçmiş deneyimler, akılcı olmayan düşünceler ve dahası üzerinde uzun uzun konuşabiliriz. Bu konuya yaklaşırken belki de şunu hatırlamalıyız. Hiç kimse kötü doğmaz. Ve Rakel Dink’in de dediği gibi; “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim.”

 

Sözlerimi, Milan Kundera’nın aynı adlı romanından uyarlanan Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği adlı filmde, kanser sebebiyle uyutulacak olan köpeği Karenin ile ilgili Tereza’nın eşi Tomas’a söylediği şu sözlerle sonlandırıyorum. “Annemi sevmek zorundaydım, ama bu köpeği sevmeye kimse beni zorlamadı. Biliyor musun Tomas, belki de onu senden çok seviyorum. Çok değil, daha sağlıklı bir şekilde yani. Onu kıskanmıyorum. Farklı olmasını istemiyorum. Ondan hiçbir karşılık beklemiyorum.”

 

Psk. Dan. Ceren İlhan

 

 

Yararlanılan Görseller:

Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, Proje Ne Var Ne Yok, afiş
Henn Kim
Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği, 1988

 

06-12-2018