24 Saat Bana Yetmiyor Diyenlere

Feyza Tezcan

Sosyolog

Yazar Hakkında

Merhaba. Ben Feyza Tezcan. İstanbulluyum. Gazi Üniversitesi Sosyoloji bölümü 2020 yılı mezunuyum. Şu an Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde sosyoloji üzerine yüksek lisansımı yapmaktayım. Okumaktan, araştırmaktan ve irdelemekten oldukça keyif alırım. Sonsuz keyif aldığım bir şey var ki o da yazmak. Zihnimden kelimelere aktardıklarımı paylaşmak için buradayım.


feyzatezcan0@gmail.com

https://www.instagram.com/feyzatezcaan/


A+ A-

Zaman kavramını nasıl algıladığımızı hiç düşündünüz mü? Zaman kavramı, soyut bir kavram olmakla birlikte insan beyni bu kavramı somutlaştırarak algılamaya çalışır. Bu algılama aşamasında da bize yardımcı olan birkaç etkenden bahsetmek gerekir. Avcı toplayıcı toplumlardan başlayacak olursak böyle bir toplum tipinde zamanı algılamaya yardımcı olan gün ışığıydı. Gün ışığıyla birlikte insanlar, gece-gündüz kavramını geliştirerek yaşamlarında zamanı gün ışığına göre konumlandırmışlardı. Tarımla uğraşan toplumlara baktığımızda ekinlerin ekilme, olgunlaşma, hasat ve nadas vakitlerinin oluşu insanların zamanı algılayışını değiştirmeye başladı. Artık insanlar, mevsimlerden yararlanarak zaman kavramını şekillendirir hale gelmişti.

Aydınlanma çağının yaşanması ile birlikte toplumda bir çok değişim yaşanmış ve bu toplumsal değişim süreci insanların zaman algısında da birtakım değişimlerin yaşanmasına neden olmuştur. Aydınlanma çağı ile makineleşmenin başlaması, insanlara artı bir zamanın kalmasını sağladı ve bu değişim, bizim zaman algımızı oldukça değiştirdi. Zaman kavramını günümüzde rakamlarla ifade ediyoruz. Yıllar önce başı sonu olmayan bir zaman kavramından bahsediyorken artık depolanamayan, biriktirilemeyen bir kavram oluşundan dert yanıyor, çoğu zaman 24 saatin bize yetmediğinden yakınıyoruz. Peki nedir bizim zaman algımızı değiştiren bu denli farklılık?

Çünkü... Günümüzde zaman kavramı somutlaşıp küçülürken bunun aksine dünya büyüdü. Artık günümüzde küreselleşmeden bahsediyoruz. Makineleşme ile birlikte artı zaman kavramının yanında artı ürün kavramı, belki de günümüz dünyasını şekillendiren en önemli konulardan biridir. İnsanlar yaşadıkları coğrafyalardan çıkıp ülkelere, coğrafyalara hatta dünyaya hükmeder konuma geldi. Bu büyük değişimi sağlayan en önemli kaynak bilgi ve teknolojidir.Bilgi ve teknolojiyi elinde bulunduran toplum, her zaman daha önemli ve üstün konumda bulunmuş ve bulunacaktır.

Teknolojinin gelişimi ve fiziki güç ihtiyacının azalması ile birlikte gelişen artı ürün kavramı bizi daha da çok üretmeye ve doyumsuzluğa doğru götürürken artı zamana sahip olan insanın bu ürünleri tüketmesi sağlanarak sistemin devamlılığı ve kendini yeniden üretmesi sağlanmış ve bu ikili, mantıken güzel bir dengede birbirlerini besler konuma gelmişlerdir.

Önceden çalışma saatlerinin uzunluğuyla insan, emeğiyle bir tüketim unsuru iken günümüzde makineler tarafından üretilen malları satın alan, alıcı konumundadır. İlk bakışta insanın tüketim unsurundan tüketici unsuruna doğru bir geçiş yaptığı, yani toplumda konumu değiştiği sanılsa da bana kalırsa insan, yıllardır toplumda aynı konumda yer alıyor. Günümüzde üretilen binlerce ürün, gerek kitle iletişim araçlarıyla gerekse reklamlarla insana dayatılarak tüketimin olması gereken bir zorunluluk izlenimi oluşturuluyor. Toplumda var olmanız ve iyi bir statüde olmanız ne kadar tükettiğiniz ve ne kadar tüketebildiğinizle ölçülüyor. Toplumda yer alan görünmez kurallar ise insanı bilinci ve isteği dışında bir tüketime itiyor. Bu algı yönlendirmeleri ve tüketimi baz alan mevcut yapıya baktığımızda insanın tüketici gibi görülen gizli bir tüketim unsuru olduğu ortaya çıkıyor. Baudrillard 'ın dediği gibi ''İnsanlık içinde insanlar artık, tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda.'' Aldığımız en ufak parça, 'bütün'e hizmet eden bir nesnedir. Aslında bu durumu fark edip farklı bir pencereden bakabilmeyi başardığımızda bireysel olarak yaptığımız eylemlerin bir puzzle parçası gibi toplumsal bir olgunun ya da sistemin bir tamamlayıcısı olduğunu da fark etmeyi başaracağız. Bu bakış açısını kazandığımızda ise eylemlerin uzunluğu ve çokluğundan ziyade önemli olanın eylemin niteliği olduğunu görebileceğiz. Önemli olan 24 saate ne kadar sığdığımız değil 24 saatten ne kadar keyif aldığımızdır. Önemli olan her şeyden biraz tüketmek değil ihtiyacımız olan ve bize fayda sağlayan şeyleri tüketmektir. Asıl değerli olan ise bu tüketim çılgınlığının içinde tüketmeyi şöyle bir anlığına kenara bırakıp üretmenin tadına varmaktır.

 

 


Kaynakça

Kaynak Kitap / İlham veren Kitap: Jean Baudrillard - Tüketim Toplumu

Fotoğraf: https://unsplash.com/photos/xqjMjaGGhmw

28-12-2020