Yalan ve Bize Çektirdikleri

A+ A-

Neden yalan söyleriz? Evet, biliyorum. Sen asla yalan söylemezsin. En sevdiğin özelliğin dürüstlüğün, en sevmediğin yanın ise herkese kanıyor olman, biliyorum. Ama sorumu bir düşün lütfen. Neden yalan söyleriz? Yalan dünyamızı nasıl etkiler? Yalanlar yüzünden başımıza neler geldi? Bir düşünelim. Kendi küçücük hayatımızdan başlayalım ve sonra tüm insanlık tarihine bir göz atalım. Yalanın etkisi ne olabilirmiş bir anlayalım. Hayır, lütfen ben yanlış anlama. Biliyorum senin ağzından yalan laf çıkmadı bugüne kadar.

Öncelikle yalanı tanıyalım. Yalan; doğru olamayan söz, hakikat ve gerçeğin aksi, doğruluğun karşıtı,  herhangi bir kişitopluluk veya kuruma, yanıltmak amacı güdülerek yapılan rol veya doğru olmayan herhangi bir ifade olarak açıklanabilir. Elbette yalanın daha birçok tanımı var. Bunlar sadece hatırlamak için. Herkesin yalan söyleme nedeni, amacı ve söyleme biçimi başka. Yine de araştırmacılar ve bilim insanları yalan söylemenin nedenleri kapsamlı bir şekilde ayırıyor. Gerçeklerin olası sonuçlarından kaçmak, dışlanma korkusu, çevresindekileri korumak, başkalarının kötü görünmesini sağlamak, istediğini elde etmek, kaybetme korkusu… Minik örneklerden başlayarak etkilerini görelim.

Küçük bir çocuğun buzdolabındaki pastayı yediğini düşünelim. Annesinin, pastayı kim yedi sorusuna hayır diye cevap verdiğinde yalan söylemiş olur. Annesin çikolatayı tamamen yasaklamasını ya da kendisine kızmasını önlemek için verdiği bu cevap, oldukça masum ve sevimli görünen bir yalan. Ancak her davranışımızın çocuklukta kazandığımız karakter sonucu ortaya çıktığı düşünüldüğünde pek hoş görünmüyor. Ancak bu aşamada bir hayatı tehlikeye attığı ya da toplum yapısına zarar verdiği söylenemez.

Kalabalık bir arkadaş ortamında adını hiç duymadığınız bir film konuşuluyor. Herkes filmin ne kadar önemli ve güzel olduğundan ve hatta nefes alan her insanın bu filmi mutlaka izlemiş olduğundan bahsediyor. Bu durumda size söz hakkı verildiğinde, ‘’Evet, oldukça etkilendim. Hele o oyunculuklar beni bitirdi. Muhteşem bir başyapıt,’’ diye cevap veriyorsunuz. Dışlanma korkusuyla yalan söyleme işte tam bu durumda ortaya çıkıyor. Cık cık sesleri eşliğinde tepkileri toplarken cahil damgası yemek istemiyorsunuz. Kabul edilebilir bir yalan gibi duruyor.

Biraz da sinsi ve planlı ortaya çıkan yalanlardan konuşalım.

Yüksek bir binanın 20.katından birini iterek ölümüne sebep olan bir insanın, ‘’Hayır, ben yapmadım. İntihar etmiştir, zaten meyilliydi. Hem orada ne işi varmış’’ dediğini düşünelim. Cezasını çekmemek için, önceden planladığı insanlık dışı eylemeni yalan sayesinde gizlemeye çalıştığını ve hatta temize çıkmaya çalıştığını hayal edelim. Korkunç değil mi? Bunu içten içe planlayan her vahşiye örnek olacak bir yalan gibi durmuyor mu? Sence de bu hayatını kaybedenin çevresinden başlayarak tüm toplumu kahreden bir yalan olmaz mıydı?

Patronun zam yapmayı düşündüğü iş arkadaşı hakkında doğru olmayan ifadeler kullanarak iftira atmak. Oldukça aşına olduğun bir durum bu değil mi? Azıcık vicdanı yok mu bu insanların, diğerlerinin ekmeğine taş koyuyorlar. Üstelik de yalan bir iki lafla!

Yalanın zararı artmaya başladı değil mi? Bir yalan dünyamızı ekonomik olarak, psikolojik olarak ve hatta insanların hayatına mal olacak şekilde etkiledi. Ama daha bu hiçbir şey biliyor musun? Ah, tabii bilmiyorsun. Sen hiç yalan söylemedin ki.

Ülken tam savaşın ortasında, sen elinde bir gazete, olayları takip ediyorsun. Yazıyor! Yazıyor! diye bağıran çocuktan güç bela aldığın bir kağıttan savaşı kazandığınızı okuyorsun. İçten içe seviniyorsun. Çocukların, ailen, arkadaşların ve tüm sevdiklerinin güvende olacağından eminsin. E üzülüyorsun tabii karşı tarafa. Biliyorsun, savaşlar her iki tarafın masumunu da yıkıma uğratan korkunç sahnelerdir. Savaş beraberinde kaygılarını da getiriyor. Aç kalma, evsiz kalma, yurdundan edilme, sevdiklerinin ölmesi, düşman devlet tarafından eziyete uğrama korkusu… Ama devletin sana meraklanmamanı, her şeyin yolunda gittiğini ve kazandığını söylüyordu. Alman gazeteleri bas bas bağırıyor: KAZANDIK!  Sabah güneş ışıkları eşliğine esnemek için perdeyi açıyorsun. Karşında Rus tankları. Şehrine ağır ağır giriyorlar. Bir zafer edasıyla ilerliyorlar. İnanamıyorsun önce, bir tokat atıyorsun kendine. Daha dün okumuştun! Kazanmıştınız! Meğer YALANMIŞ. Yıllar sonra öğreniyorsun, Joseph Goebbels denen adamın senin ve geri kalan halk için hazırladığı korkunç tezgahı: YALAN SÖYLEYİN, MUTLAKA İNANAN ÇIKACAKTIR.

Bilimin ortaya koyduğu gerçekleri saklamanın bedeli nedir? En sonunda gerçekleşecek olanı yok saymanın acısı ne zaman ortaya çıkar? Faturasını tüm dünyanın ödeyeceği bir felaketi dürüst bir şekilde öğrenmek varken neden kısa süreli huzuru seçeriz? Chernobly faciasının bir günde gerçekleşen bir talihsizlik olduğunu düşünmek çok fazla masum olurdu. Yalanların sebep olduğu faciayı örtmek için yine yalanların kullanılması sayısı günümüzde dahi tam olarak bilinmeyen ölümlere, hastalıklara ve acılara sebep oldu. Sen asla bu kadar büyük bir yalan söylemezsin değil mi?

Yalan sınırımız ne olduğunu bir düşünelim. Neyi kaybetmek karşılığında dürüst oluruz ya da ne kazanırsak yalan söylemeyi hak olarak görürüz? Daha fazla maaş, takdir eden bakışlar, uzun süren alkışlar, yanılmayan olmanın verdiği özgüven… Yalanlar yüzünden başımıza gelenlerin bir kısmını öğrendik bir kısmı ise hala perdenin arkasında bize sunulmayı bekliyor.

Yanlış anlaşılmak istemem. Sen asla dürüstlükten şaşmazsın biliyorum. Ama yalan, günün sonunda, sabah verdiği konforu alacağına yemin eder.

‘’GERÇEK RAHATSIZ ETTİĞİNDE YALAN ÜSTÜNE YALAN SÖYLERİZ TA Kİ YALANIN ORADA OLDUĞUNU HATIRLAMAYINCAYA KADAR. FAKAT HALA ORADADIR. SÖYLEDİĞİMİZ HER YALANLA GERÇEĞE BORÇLANIRIZ. ER YA DA GEÇ O BORÇ ÖDENİR.’’

 

 

 

 

 


Kaynakça

Görsel: https://unsplash.com/photos/v2HgNzRDfII

https://unsplash.com/photos/ZPP-zP8HYG0

14-09-2020