''Varmadan sekizine, ergin oldu Ünzile''

A+ A-

    İçinde bulunduğumuz toplumun en büyük sorunlarından birisi de toplumsal cinsiyet eşitsizlikleridir. Hayatımızın birçok alanında bu eşitsizlikler dezavantaj olarak karşımıza çıkmakta ve beraberinde sorunlarda doğurabilmektedir. Toplumun bize yüklemiş olduğu roller vardır, biz bu rolleri geçmişten geleceğe aktarımını sağlarız, bizden önceki nesillerinde yapmış oldukları gibi. Bunlardan biri de ataerkil düşünce yapısıdır. Ataerkil düşünce, erkek otoritesine dayanan kadın cinsini ikincil konuma atan bir sistemdir. Bunun örneklerini aslında gündelik hayatımızın içinde de fazlası ile görebiliyoruz maalesef. Ataerkil sistemi en iyi gözlemleyebildiğimiz yer ailedir. Ailenin içindeki iş dağılımı, evde kimin sözü geçtiği vb. konularla karşımıza gelebilmektedir.

       Ataerkil bir aile yapısı içerisinde büyümek; kadın ve erkek eşitsizliğinin hâkim olduğu evlerde kız çocuğu olmak, daha küçük bir çocukken tahakküm altına girmek toplumumuzda örneklerini görmekte zorlanmayacağımız bir konu. Asıl üzerinde durmak istediğim önemli sorunlardan biri, cinsiyet eşitsizliğinin hâkim olduğu toplumdan doğan; erken yaşta evlilik ya da bir diğer adı ile çocuk evlilikleridir. Hala tam olarak önleyemediğimiz yasadışı yollarla, gelenek adı altında kız çocukları sömürülüyorlar. Kendilerinden yaşça büyük adamlarla, görücü usulü ile evlendiriliyorlar fikirleri sorulmadan, ne olduğunun bilincinde bile olmadan. Aile büyükleri onlar adına çoktan karar vermiş oluyor, onlarda kaderlerine razı geliyorlar.

       Erken yaşta evlilik başlı başına sorunken, ardında yeni sorunlarda doğuruyor. Çocukların bedeni ve psikolojisi üzerinde olumsuz etkiler ve kalıcı hasarlar bırakabiliyor. Fiziksel ve psikolojik olarak evliliğe hazır olmayan çocuklar, baskı ve tehditlerle evlendiriliyorlar. Kendisi daha yetişme çağındayken sırtına yüklenen sorumluluklar; evlilik, çocuk doğurmak, ev bakımı vb. fiziksel olarak zarar verdiği gibi esasında bir istismar barındırır. Vücut olarak bile henüz gelişimini tamamlamamış çocuklar, doğururken hayatlarını kaybedebiliyorlar. Çocuk doğurmaya zorlanıyor, çoğu zaman doğuramadı diye dışlanıyor, şiddet görüyor, üzerlerine kuma bile getiriliyor. Hatta tedavi ettirmeye çalışıyorlar, karşısındakinin bir çocuk bedeninde olduğunu unutup çocuk veremediği için hasta muamelesi yapıyorlar. Çocuk yaşta şiddetin her türlüsü ile tanışmak zorunda kalıyorlar.

        Ufacık yaşlarında başkaları tarafından yazılmış bir kader ellerine veriliyor. Yaşıtları okula giderken, sokaklarda oyun oynarken; onlar ev işleri ile ilgileniyor, bebeklerini büyütüyorlar. Kendi yaşıtlarını, kaybettikleri çocukluğu imrenerek izliyorlar. Eğitim hayatlarına devam edememeleri de ileride ki hayatlarını olumsuz etkiliyor. Eğitime devam edememeleri, mesleklerinin olmaması; ev hayatında ikincil konuma düşebilmelerine neden oluyor. Peki bu ne demek? Evlilik ilişkilerinde ekonomik özgürlük önemli bir hal aldı, kişinin ev ortamında söz sahibi olmasını sağlayan adeta bir güç unsuruna dönüştü. Zaten ataerkil bir toplumda yaşayan kadın, cinsiyet eşitsizliğiyle ezildiği yetmiyormuş gibi ekonomik olarak da eziliyor. Güç kaynağına bağımlı hale geliyor, peki bağımlı hale gelmesini sağlayan ne? Yine toplumsal rollerimiz; kadından beklenenin ev hanımlığı olması, iş hayatına girmelerine karşı çıkılması.

       Eğitim hayatı sekteye uğrayan genç kadın, iş hayatına atılmak istediğinde de onu farklı sorunlar beklemekte. Düşük statülü, güvensiz işlerde çalışmak zorunda kalabiliyor, fakat ev düzeni ve çocuk bakımını da aksatmıyorlar tabii ki. Bunun yanında kırsal kesimlerde de kadınlar gece erken saatlerde kalkarak tarlalarda çalıştırılmaktalar. Bu işi yapacak olan mevsimlik işçiler varken, bu işi de gelinlerinin ya da eşlerinin sırtına bindirmeyi tercih ediyorlar. Hem de hiçbir karşılığı olmadan emeklerini sömürerek. Oysaki çoğunun da kariyer hayalleri vardı, fakat o okul sıralarına oturamadılar. Bazen denk geliyorum küçükken hemşire, öğretmen, doktor olmayı çok istemiş ama olamamış içinde ukde kalmış kadınlara. Hayatlarının iplerini eline alamamış, yorgun ve küçük kadınlar... İşte ataerkilliğin topluma öğrettiklerinin sonucu bu, ikinci konuma atılmış kadın yaşamları. Büyük küçük, yaşlı genç ayırt etmeden.

       Çocuk gelinin tahakküm üzerine kurulmuş bir evliliğin içinde kendini bulması, aile içi iletişimsizlik ve şiddeti de beraberinde getirir. Evlendiği kişiye karşı duyduğu korku, kendinden bekleneni yerine getirememiş olmanın sonucu geçimsizlik olarak yansır. Şiddete maruz kalan kız çocukları, kendileri bununla yaşamak zorunda hissediyorlar. Erken yaşta evlendirilerek; yaşadıkları travmalardan sonra ailelerine sığınamıyorlar. Zaten ailelerde onlarda kapılarını açmak yerine sırt çeviriyorlar. Baba evine dul olarak dönmek toplum tarafından ayıplanıyor çünkü. O zamanda yine toplumun acımasız damgalamalarına maruz kalıyorlar. Yıllarca şiddet görülen evlerde susarak yaşamayı öğrenmek zorunda kalıyorlar.

       Hayatlarını ellerine geri almak istediklerinde bile bu süreç kolay işlemiyor. Hukuka başvurmaları, o cesareti bulabilmeleri kolay olmuyor çünkü toplumsal baskı, kendi ekonomik özgürlüğünü sağlaması yeni sorumluluklar doğuruyor. En basitinden boşanmış, halk diliyle dul bir kadına kimse iş vermek istemiyor, aileleri tarafından kabul edilmiyorlar. Birde evlilik anlaşmalı bitmemişse vay haline! Eski eşinden korunma isteği, güvende hissetme ihtiyacı duyuyorlar. Hayatlarını kazanmak isteyen bu küçük kadınlar; toplumdan da destek yerine yine dışlanma görüyorlar, bir kusur işlemişçesine. Yine terk ediliyorlar kaderlerine, tıpkı küçük bir çocukken evliliğin omuzlarına yüklenmesi ve tek başına bırakılmaları gibi.

      Yapılması gereken en başta yanlış giden zihniyeti, eşitsizliği, töreleri ortadan kaldırmaktır. Normal zannedilen geleneğin esasında kadınların hayatında nasıl kalıcı travmalar bıraktığını, çocuk yaşta terk edilmelerini, hiç yaşayamadığı çocukluklarını, huzursuz evlerini, ekonomik anlamda zoraki bağımlılıklarını, şiddetin her türlüsüne maruz kalmalarını. Ve daha nicesini görebilmemiz gerek. Kız çocukları oyun oynayabiliyorken, sokaklarda koşturabiliyorken, hayaller kurabiliyorken, hedeflerine sımsıkı tutunurken güzeller. Sözlerimi tamamlarken, dinlerken her zaman gözlerimi dolduran Aysel Gürel'in yazdığı, Onno Tunç'un bestelediği, Sezen Aksu'nun seslendirdiği ''Ünzile'' yi sizlere armağan ediyorum.

‘’Varmadan sekizine

 Ergin oldu Ünzile

 Hem çocuk hem de kadın

 12'sinde ana

 Bir gül gibi al ve narin

 Bir su gibi saydam ve sakin

Susar kadın Ünzile

Yağmuru kim döküyor?

Ünzile kaç koyun ediyor?

Dayaktan uslanalı

Hiçbir şey sormuyor’’

 


Kaynakça

https://pixabay.com/tr/photos/bask%C4%B1-kad%C4%B1n-%C5%9Fiddet-barbie-bilek-458621/

https://sozmuzik.com/index.php?name=Sections&req=viewarticle&artid=1031&page=1

27-12-2020
Dilay Kaya

Dilay Kaya

Sosyolog

Ankara’nın Polatlı ilçesinde dünyaya geldim. Atatürk Üniversitesi Sosyal Hizmet ön lisans, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyoloji lisans bölümlerinde öğrenim gördüm. Hayalperest kimliğime birazda gerçeklik ekleyerek, araştırarak ve öğrenerek yoluma devam ediyorum.  Sınırsız hayal gücü ile donatılmış küçük bir kızken, şimdi ise içinde bulunduğu düzeni de anlamak telaşı içerisine giren genç bir kadınım. Ve artık buradayım, anlatmak için heyecanlıyım.

dly-06@hotmail.com