Sürdürülemiyor

A+ A-

5 Haziran haftasını çevre koruma haftası olarak kutladığımız bu ay içinde, denizlerimizde deniz salyası denilen kirliliğin boyutunu bir tartışalım istedim. Peki çevre kirliliğini hissetmeye başladığımız dönem ne zamandı?

Aslında ateşin bulunmasıyla ilk tahribatı ormanda yaratan insanlar asıl büyük etkiyi 1765 Endüstri Devrimi sonrası yapılan çalışmalarla gösterdi. Bu süreç ise 1940 Fordist Üretim siteminin hayatımıza girmesiyle hızlandı. 1980’lerde gündeme gelen Esnek Üretim Sistemi ve Bilgi Toplumu aşaması günümüzde de devam ederken bu süreç üretim ve kaynak kullanımındaki artışı inanılmaz boyutlara taşımış oldu. Aşırı nüfus, sanayileşme ve hızlı kentleşmeyle artan doğal kaynak tüketimi, ülkelerin gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın dünyanın hemen her yerinde daha öncesinde “doğanın kirlilik tutmayacağı” fikrine nazaran insanlığı tehdit eder bir boyut kazandırmıştı.



Diğer taraftan çevre konusunun akademik olarak incelenip buna dair adımların atılması ise 1970 sonrası gelişen paradigmanın etkisiyle olmuştur. Daha çok mikro konuların ele alınmaya başlanmasıyla çevre, feminizm, çocuk hakları vb. kavramlar önem kazanmış oldu. Hatta günümüzde en aktif topluluklardan birisi olan Greenpeace de bu tarihlerde kurularak faaliyete geçmiştir. Bunun yanı sıra 1972’de Stockholm’da Birleşmiş Milletler’ in 113 ülkeyle 5 Haziran’ı Dünya Çevre Günü ilan etmesi, 1973’te AET Birinci Çevre Eylem Programı’nın yürürlüğe girmesi, 1974’te UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı)in kurulması bu çalışmalara bazı örneklerdir.

Şimdi iyi güzel bütün bu kuruluşlar belli bir amaç doğrultusunda kuruldu ama ne kadar işlevsellik gösterdiler? Yapılan kampanyalar, imza çalışmaları vs. bir yere kadar destekleyici ne yazık ki. Kirlilik gözle görülür boyutta artmaya devam etti. Çünkü insanlar üretimden çok tüketmeye başladı ve ihtiyaç fazlası ürünler doğada depolandı.

Peki günümüzde bu kirliliği destekleyen şeyler nelerdir diye bir bakarsak: Gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş ülke standartlarına erişmek için daha fazla kaynak kullanımının çevre sorunlarını arttıran en büyük etkenlerden biri olduğunu görürüz. Kaynak kullanımının artması da daha çok su, hava, toprak kirliliğine yol açar. Bu bağlamda kurulan sanayi ya da diğer sektörden şirketleri incelemek yerinde olacaktır. Aslında hem ekonominin hem de çevrenin kar edeceği biçimde politikalar uygulamak kurumları değerli kılacaktır. Bu politikalardan biri şirketleri ilgilendiren amacı işletmelerin çevreye olan zararlarını ve potansiyel olumsuz etkilerini minimum seviyeye indirmek olan ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemleri’ne geçişin özendirilmesidir. Bu sisteme uymayı başarmak fiyatta başarının yanı sıra rakiplere karşı başarılı olmanın da ön koşuludur. Bu açılım çevreye önem verdiği bilinen uluslararası şirketlerle iş birliği ve ticareti geliştirecektir. Sürekli gelişim ve toplumdaki imajın korunması rakiplerden farklılaşma anlamına gelmektedir. Fakat çoğu ülke tarafından seçilen ise bu sistemi kısa yoldan yani toplum bunu fark etmeden nasıl hallederim, ekonomik olarak nasıl kar sağlarım, bu işin üstünü nasıl örterim düşüncesi.


Aslında insan doğaya verdiği zararla yine kendisini zehirliyor. Nasıl mı? Örneğin denize atılan bir plastik poşeti düşünelim bunu yutan bir balığın vücuduna zararlı kimyasallar geçmiş oluyor. Balığı tüketen insan da balıktan alacağı faydanın yanında zehirli atık olan plastiği tüketmiş oluyor. Şu an Marmara’da var olan deniz salyası aslında normal seviyede yararlı bir oluşumken çevre kirliliği ve diğer koşulların bir araya gelmesiyle ekosistemi olumsuz etkileyen bir sorun. Müsilaj denizin altında yaşayan endemik türlere de zarar veriyor. Marmara denizinin durağan bir deniz olması müsilaj için çok uygun ve aynı zamanda denizin çevresinde konumlanmış nüfus ve fabrikalar doğru arıtım yapmadan atıklarını denize boşalttığı için deniz artık bunu kaldıramıyor. Yani müsilajın en büyük etkisi yanlış atık politikaları.

Müsilajla birlikte denizdeki oksijen seviyesinin düşmesi bu durumun kalıcı birtakım zararlarının olabileceğini de düşündürüyor bize ne yazık ki. Ayrıca her gün toplanmaya devam edilen belli bir miktar müsilaj olsa da ilk güne nazaran haberlerde bu olayın daha az görülür olması da alıştığımız medyanın düzeni aslında. Daha önce fırsat varken neden bir şeyler yapılmadı peki? Mesela son gördüğüm haberlerde Marmara için koruma planlarının oluşturulduğunu, aktif çalışan şirketlerin arıtma sistemlerinin daha iyi denetleneceğini okudum. Neden şimdi?  Marmara 1980lerden beri bu halde ölüyor. Neden bir şeyleri yapmak için bu kadar geç kalıyoruz, neden kıymetini kaybedince anlıyoruz?

Kapitalizmin günümüzde geldiği noktada yaratmış olduğu emek-sermaye çatışması aslında doğayla olan ilişkisinde de kendisini göstermektedir. Doğanın kullanılması gereken kaynak olarak görüldüğü bu Marksizm temelli anlayışa göre aşırı tüketim yine kapitalizme zarar vererek yeni krizler yaratmakta ve sağlayacağı karlılık oranını zarara uğratmaktadır. Daha fazla büyümenin daha fazla atık oluşturması ve dünyanın bu büyümeye kapasitesinin yetmemesi hem insanlık için hem de ekosistem için geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurmaktadır.

Toplumun tahakküm kurma çabasının çevre üzerinden ön plana çıktığı bu durumda yapılabilecek en mantıklı yol günümüz fütürist bakışın da savunduğu sürdürülebilir kapitalizmdir. Bu anlayışa göre devlet, piyasa ve sivil toplum birlikte hareket etmelidir. Ekonomik büyümeyle birlikte teknoloji ve çevre yönetiminin de gelişmesi sağlanacağından doğru rekabet ortamına devletin destek olmasıyla kirlilik azaltılarak enerji verimliliği sağlanabilir.

Diğer bir açıdan baktığımızda aslında bu kirliliğe sebep olanlar bedel ödemeliyken şimdi bunun cezasını çevre için en iyi şekilde önlemler alan topluluklar, kendi atıklarını dönüştürmek için özen gösteren insanlar da çekiyor. Onlar uyarmıştı, onlar bir şeyler için geç kalınmadan buna bir dur denmeli demişti. Ama maalesef ilgilenilmesi gereken daha önemli konular var değil mi? Bizi besleyen, bize nefes veren, bizi ısıtan, serinleten doğa can çekişse gözümüzün önünde ölse de dönüp bakmıyorlar değil mi? Tıpkı bugün sokakta başka birinin katledilmesine göz yumulduğu gibi, tıpkı bugün bir yerlerde insanların hakkı yenirken emekleri görmezden gelinirken göz yumulduğu gibi bizim yuvamızın ölmesine de göz yumuluyor. Sadece Türkiye değil dünyanın her yerinde buna sebep olan diğer devletler de bu ateşin bir parçası ne yazık ki. Ve dünya yanıyor, bizim ellerimizde o ateşin is’leri.


Kaynakça

http://web.bilecik.edu.tr/onur-polat/files/2019/09/%C3%87evre-sorunlar%C4%B1n%C4%B1n-ortaya-%C3%A7%C4%B1k%C4%B1%C5%9F-s%C3%BCreci-%C3%A7evre-y%C3%B6netiminin-temelleri-ve-ekonomik-etkileri.pdf

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/354341

https://tr.pinterest.com/pin/230316968435340105/

https://www.pexels.com/photo/rubbish-floating-in-blue-water-of-sea-6702766/

https://tr.pinterest.com/pin/2603712257880311/

27-06-2021
ankara psikolog