Söylenecek bir şey yok, görmek lazım…

Merhaba sevgili fotoğraf severler,

Çocukken, kitap okumaya çok düşkündüm. Hangi kitaptan başlayacağımı bilemediğimden, okulumuzun kütüphanesinde, ‘A’ bloğundan okumaya başlamıştım. Sıra Balzac’a geldiğinde, okuma hevesim, ağdalı tercüme nedeniyle büyük bir darbe yemiş, bayağı zaman kaybetmiştim, yeni bir strateji geliştirmek yerine, ‘B’ bloğunu tümüyle protesto edip, Camus ile devam etmiştim ben de... Sizlerle paylaşmak istediğim fotoğraf, çocukken, okuduğum kitaplarda kavradığımı sandığım ve düpedüz yanıldığım, bu yaşımda bile derin bir şüpheyle yaklaştığım, gerçeklik arayışıma ithafen, Göztepe Parkı, İstanbul, 2018. Şimdiki aklım olsa, alfabetik sıra yerine kronolojik sırayı tercih ederdim. Sahi, neden öyle bir düzen yok, kütüphanelerde?

Yazarın içinde yaşadığı dönem göz önünde olduğunda, sanki seçilen başlık, kitap kapağı düzeni ve hikayenin kendisi çok daha takdir edilir hale geliyor.  Bu tabii ki, sadece romanlar için geçerli değil…

Dünyanın çalkalandığı 1920’lu yılllara tanıklık eden ressamlar (örnek vermek gerekirse, Max Ernst, Henri Matisse, Joan Miro…) omuzlarına yüklenen ağır yükü hafifletmek için, görsel anlatımı reforme ederek, sadece gördüklerinin bir müshasını değil, tanıklık ettikleri olayların hissettirdiklerini de tuvale dökmek istemişler. 1920 de “Sürrealizmin Manifestosu”nu yayımlayan şair ve yazar André Breton bu akımı “iç dünyamızın bir tercümesi olarak betimler. Sürrealist eser, içerdiği aykırılık ve zıtlıklarla, gerçekle her türlü bağını kesmiş, izleyicisini mecburen hislerine odaklanmaya iterek, kendini gösterir.

İspanya halk mücadelesi, Nazi’lerin Paris’i işgali, Mahatma Gandhi’nin son günü, Çin’de komünist rejime geçiş ve Berlin Duvarı’nın Almanya’yı ikiye bölmesini birebir yaşamış, fotoğraflarını dünyaya yaymış bir kişinin hayat hakkında yorumu Söylenecek bir şey yok, görmek lazım…’ Ve karşınızda, Henri Cartier Bresson.

Sürrealist akımın fırçaya hakim olduğu bu dönemde, Paris’te ressam Andre Lhote ile çalışan ve 1929’da Cambridge’ta resim ve edebiyat eğitimi gören, Cartier-Bresson, daha sonra fotoğraflarına da bu akımın etkilerini yansıtmış.

‘Fotoğraf, gerçekliğin iki boyuta indirilmiş hali olduğuna göre, sürrealist fotoğraf nedir?’ diye düşünebilirsiniz, haklı olarak... Fotoğrafçının kadrajın içine girip, seyircisini gülümseterek, şaşırtarak ya da provoke ederek düşündüren, karikatür etkisi yaratan fotoğraflar üretmesi, sanırım.

Yüz ifadelerinin, duruşların saniyeler içinde değişip, yittiği akışkan zamanda, neden şimdi, tam da şu anda çekiyoruz ki fotoğrafı? Cartier-Bresson, fotoğraflarının kendi benliğinden gelen derin gerçekleri içerdiğinin farketmiş. Hiç tereddüt etmeden deklanşöre bastığı da olmuş, bir suç delili arar gibi, sokaklarda fotoğraf peşinde koşup, sotaya yattığı da... Cartier-Bresson’a göre: ‘Fotoğraf çekmek, aklı, gözü ve yüreği aynı nişan çizgisi üstüne getirmektir.’. Bir yanda, fotoğrafçının yakaladığı geometrik dizim ve estetik anlayışı var ‘the mind’s eye’, diğer yanda ise, içsel karar anı, Bresson’un deyimiyle ‘the decisive moment’. Bu iki konuda yazdığı kitapların kapak düzeninden de anlaşılacağı gibi, birincisi gerçekçi ikincisi ise sürreal akımdan kaynak bulan fikirler...

Özetle, hem ip cambazı hem de kapkaççı rolünde fotoğrafçı.

Strateji geliştirerek konumlanıyor, ama deklanşöre basma anı tamamen sezgisel ve fotoğrafçının şahsına münhasır. Sürrealist fotoğrafçılarda portre çekimi çıkmaza girebilir, özellikle de modelin beklentileri ağır basıp, çekim konzepti ısmarlama olduğunda... Ama önce hiçte ısmarlama olmayan şartlar altında yaptığı çalışmalardan ilham alalım, Cartier-Bresson'dan:

Cartier-Bresson, 1945’de Almanlara –aynı kendisi gibi- esir düşen savaş tutsaklarının ve toplama kampına gönderilenlerin Dachau Nazi Kampından Fransa’ya dönüşünü anlatan ‘Le Retour’ (Dönüş) filminin yönetmenliğini yapar. Burada aklınıza Holywood tarzı çekimler gelmesin, sahne ve kurgu, doğal ortamında... 32 dakikalık gerçek.  
Bu filmin afişi ve aynı afişe konu olan kişilere ait üçüncü fotoğrafı aşağıda görüyoruz. Kamptan kaçma planı yaparken yakalanan kadın ve ihbarcısının masa başında oturan güvenlik görevlisi karşısında duruşları ve yüzlerindeki ifadeden, bu karelerde paylaşılan rolleri anlamak hiç zor değil. Duygu transferine bakacak olursak, kibirden göğsü kabarmış ihbarcı, tutsak kadını tartaklar -ve afişteki fotoğrafta tokatlarken- olayın şahitleri de dahil olmak üzere, bütün gözler zor durumdaki asil prensese dikilmiştir, ortamı kuşatan his, çaresizlik içerir, herkes seyircidir, tokadı kim yemiştir tartışmalı da olsa söylenecek hiç bir şey yoktur.





Dachau Kampından Paris’e ulaşan Cartier-Bresson, o dönem Simone de Beauvoir ile tanışır ve onun çok güzel bir portresini çeker. 1946'da, kendisinden uzun zamandır haber alınamadığı için, öldüğüne kanaat getiren dostlarının Modern Sanatlar Müzesi'nde anısına bir sergi düzenledikleri sırada New York'a döner. Ortak payda- fotoğraf tutkusu- olmasa bir araya gelmesi zor, yaşam tarzı, etnik kökeni, çalışmaları birbirinden o derece farklı 4 fotoğrafçı; Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, David Seymour ve George Rodger burada bir sene sonra, Magnum Fotoğraf Kooperatifini kurar. Ve Cartier-Bresson için, sürrealist fotoğrafçılık yerini belgesel fotoğrafçılığa bırakır.

Belgesel fotoğrafçılıkta, bir hikaye anlatmak gereklidir ve dönemin gereği, dünya ikiye bölünmüş, her iki tarafta karşı tarafın nasıl yaşadığını merak etmektedir. Cartier-Bresson’un belgesel fotoğrafçılık dönemine gelmeden, kendi ağzından portre fotoğrafçılığı üzerine bir kaç cümle ve anılar...

‘Müşteri siparişi üzerine portre fotoğrafçısı olmak zordur, hele müşteri ünlü bir şahıs ise, işler daha da karışır çünkü bir kaç sanat gönüllüsü haricinde her biri portrelerinde yaşamaya devam etmek ister ve gizliden kendinden sonra yaşayanlara olduklarından daha iyi görünmeyi hak ettiklerini varsayarlar. Bir yandan müşteriler makinenin nesnelliğinden çekinir, diğer yandan fotoğrafçı psikolojik bir duyarlılık arar ve bu iki yansıma bir kadrajda çarpışır.’

Yıllar sonra, Beauvoir, Cartier-Bresson’dan bir portre çekimi rica eder: ‘Hani bir portremi çekmiştiniz ya, savaş döneminde, aynı o tarzda istiyorum, ne kadar sürer çekimler? ‘. Savaş dönemi çok gerilerde kalmıştır, geçmişin peşine düşmenin anlamsız yoruculuğundan emin, sorumsuz bir samimiyetle cevap verir Cartier-Bresson: ‘Psikoterapiden kısa ama diş çekiminden daha uzun’ Ve tahmin edersiniz, o fotoğraf çekilmez.

 

Işığınız bol, enerjiniz yüksek olsun...

Elif Ülkü Arıcı

25-01-2019