Sosyolojik Kanser

A+ A-

Kanser tanısı konulan bir hastanın çevresi ve yakınları kişinin kanser olduğunu öğrenince akıllarına gelen şeyin ‘’ölüm’’ ve ‘’zorlu bir süreç’’ olduğu yaygın cevaplar arasındadır. Kanser, her geçen gün hızla artan, yaşamı ve insan sağlığını çok yönlü tehdit eden, insanı hem fiziksel hem de ruhsal yönden yıpratan, maddi ve manevi kayıplara neden olan ve toplumlarca ölümle sembolize edilen bir hastalıktır. Kanser hastalığı, bedensel olarak yıpratıcı etkisinin yanında bu hastalığa sahip kişilerin sosyal hayatında, ilişkilerinde, ruhsal ve duygusal durumlarında, yaşam kalitelerinde, toplumsal ve benlik algılarında ciddi derecede etki yaratabilmektedir.

Kanser, sadece ölümü değil ağrı çekmeyi, sosyal hayattan izole olmayı, tedaviyle gelişen başka hastalıkları veya organ kaybını da çağrıştırmaktadır. Bütün bu çağrışımlar ve beraberinde getirdiği toplumsal algı, davranışlar ve tutumlar kanser hastası kişileri umutsuzluğa, çaresizliğe, depresyona, farklı ruhsal çöküntülere ve hatta varoluşsal sorgu sürecine sürüklemektedir. Kanser tedavisi için uygulanan kemoterapi, radyoterapi ve cerrahi yöntemlerinin yanında hastaların tedavi ve iyileşme sürecinde yaşadığı psiko-sosyal sorunlarla da ilgilenilmesi hastanın genel iyilik hali ve ruhsal sağılığı açısından büyük bir önem taşımaktadır.



Tanı konulduğunu yeni öğrenen hastaların akıllarından geçirdiği şeyler ‘’Ölecek miyim?’’, ‘’Çevremdeki insanlar ne diyecek?’’ gibi sorular. Ve çoğunun düşündüğü ise ‘’Hastalığımdan dolayı beni dışlayacaklar’’.  Bizler (toplum) kanser hastalarına farklı gözle bakıyoruz. Onları etiketliyoruz o ‘’kanser’’ diye. Hemen ölecekmiş gözüyle bakıyoruz. Acıyoruz onlara. Halbuki kanser hastalığının diğer hastalıklardan hiçbir farkı yok. Sadece diğer tedavilerden ve ilaçlardan daha fazla yan etkisi var ve bu yan etkiler kişiye günlük yaşamında daha fazla tedbir almasını, hijyene daha fazla dikkat etmesi gerektiğini ve sık sık istirahat etmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü kemoterapi ilaçları bağışıklığı diğer ilaçlardan daha fazla baskılıyor ve herhangi bir hastalığı olmayan, sağlıklı bir bireyin yaptığı işleri bir kanser hastası yaparken daha çabuk yoruluyor ve dışarıdan çok çabuk mikrop, virüs vb. şeyleri kapabiliyor. Bundan dolayı sağlıkları açısından kendilerini korumaya almak zorundalar. Yoksa onların da şimdiye ve geleceğe dair planları, istekleri ve yapmak istedikleri var.

Bundan bir iki sene öncesine baktığımızda sokakta maske takan kimse yoktu ve maskeli birini gördüğümüzde ‘’Acaba kanser mi?’’ sorusu hemen beliriverirdi zihnimizde. Maske takmak kanser olabileceğine işaretti. Şimdi, bir seneyi geçkindir, pandemi şartları dolayısıyla sokağa maskesiz çıkamaz olduk ve neredeyse her yerde maske takmak zorunlu hale geldi. Maske takan birine kanser olma ihtimali verirken şu anda hepimiz maske takar olduk ve o insan kanser mi acaba diye düşünmüyoruz. O soru uçup gitti çünkü aklımızdan. Toplumda bir kişi maske takınca dikkat çekti fakat herkes takınca normal karşılandı. O maskeye o anlamı yükleyen bizim zihnimiz. Kanser hastalarının psikolojik durumlarını etkileyen, onların sosyal hayattan çekilmesine katkıda bulunan bizleriz. Etiketleyen de sınırları koyan da yine bizleriz.



Kanser hastalığının bir diğer etiketi ise saçsız olmak. Kemoterapinin yan etkisine bağlı olarak oluşan saç dökülmesi sonucunda hastalar toplum içine girmemeyi, etkinliklere ve çeşitli sosyal aktivitelere katılmamayı tercih ediyor. Çünkü toplumun onlara farklı gözle bakacağını biliyorlar. Dışarı çıkarken saçının olmadığını diğer insanlara göstermemek, onların sorgulayıcı ve acıyan bakışlarına maruz kalmamak ve kendilerine de diğer insanlar gibi davranılıp bakılmalarını istedikleri için çoğu kanser hastası, özellikle kadınlar, başını şapka, tülbent, eşarp vb. eşyalarla kapatıyor. Çünkü insanlar en başta fiziki görünüme ve güzelliğe önem vermekte. Ve bir kadın için kadını ön plana çıkaran ilk detay saçlarıdır. Kanser hastalığının dış görünüşte meydana getirdiği bu yan etki çoğu kadının özgüvenini kaybetmesine neden olmaktadır. Bakım ve güzellik adına yapılan makyajlar, saç boyaları, oje gibi birçok kimyasal içeren ürünler kanser hastalarına yasaklanıyor. Ki bunlar birçok kadın için vazgeçilmez ürünler olmasına rağmen onlar mecburen bir süreliğine bırakmak zorunda kalıyorlar. Ve bunun sonucunda da diğer insanlara nazaran 1-0 yenik düştüklerini düşünüyorlar. Çünkü bu ürünler güzelliği sağlayan araçlar olarak görülüyor ve o toplumsal ‘’güzellik kriteri’’ne (!) kanser hastalarının erişimi kısıtlanıyor. Görüldüğü gibi bu düşünce, zihinlerimizde yaşattığımız ‘’toplumsal güzellik algısı’’ndan öteye gidememektedir. İşte bu durumlar onları yalnızlığa itmekte ve psikolojik çöküntüye zemin hazırlamaktadır.



Kanser hastaları hastalık tanısı konulduğu andan itibaren istedikleri gibi bir yaşam sürdüremiyorlar. Daima bir ölüm korkusu, çaresizlik ve çoğu zaman da ümitsizlik duygularını barındırıyorlar. Ürkütücü ve ölümcül bir hastalık olarak tanımlanması onları ölüme, ölümlülüğe ve yaşamsal değerlere dair sorguya itmektedir. Bu, stresli  bir yaşam deneyimi fakat ölümle kanseri bağdaştırmak, her kanser hastasının ölüme giden bir yolda olduğunu düşünmek hiç de gerçekçi bir düşünce değil. Bizler ölümlü canlılar olduğumuzun bilincinde olan varlıklarız ve ölüm en nihayetinde hayatımızın herhangi bir alanında kendisinin varlığını bir şekilde hissettirmekte. Kalp hastalığı da ölümle sonuçlanabilen bir hastalık iken kanser olunca ölüm etiketini hemen yapıştırmak sadece zihnimizin kurgusundan ibaret. Zihinlerimizde yarattığımız dünya ile özgürlük alanlarını kısıtlıyoruz kanser hastalarının. Şimdi düşünürsek, kanser gerçekten bir hastalık mı yoksa toplumun hücrelerine işlemiş bir sosyal bozukluk mu?

Maske örneğinde olduğu gibi algımızı, düşüncelerimizi değiştirmek için büyük olaylar, yıkımlar, pandemi vs. olması gerekmiyor. Zihniyetler bu dünyada büyük toplumsal etkiler yaratıp hareket alanlarımızı kısıtlama gücüne dahi sahip olabiliyorsa zihniyetimizi değiştirerek özgür yeni bir dünya yaratmak da bizlerin elinde. Toplumsal duyarlılık ve harekete geçme ancak zihni devrim ile mümkündür. Çünkü hayat fiziki olanda değil, zihinde olandadır..


Kaynakça

Görsel Kaynak:

https://www.pexels.com/tr-tr/

https://unsplash.com/

11-03-2021
Seda Saraç

Seda Saraç

Sosyoloji - Öğrenci

1998 yılında Ankara’da doğdum. Eğitim-öğretim hayatımı Ankara’da tamamladım-tamamlamak üzereyim- ve şu an Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde sosyoloji bölümü son sınıf öğrencisiyim. İnsanlar üzerinde ve hayatımızın her alanında büyük bir etkisi olan toplumun insan davranışlarını nasıl şekillendirdiğini ve aynı zamanda insanların da ‘’toplumu’’ nasıl var ettiklerini ve bu karşılıklı etkileşimin içinde nelerin meydana geldiğini en küçük ayrıntısına kadar görme isteğimin sonucunda sosyoloji okuyorum. Gördüklerimin ve çıkarımlarımın salt öğrenmekle kalmasını istemediğim ve bunların diğer insanlara aktarılarak onların da mantıksal, eleştirel ve analitik düşünmesini istediğim için de yazıyorum.

seda.sarac@metu.edu.tr