Size Çok Kızdım

A+ A-

‘’Hepinize küseceğim,’’ dedi. Zaten bahane arıyordum. Ayçiçeği tarlasında yüzünü güneşten çeviren bir asi olacağım. Gözlerinizin içine bakmayacağım. Baksam da anlamayacağım. Ne hesap ettiğinizi, neler planladığınızı anlayamayacağım. Rüzgarınıza kapılmayacağım. Kanmayacağım bu sefer davranışlarınıza yansımayan süslü cümlelerinize.‘’Yıllarca yaptığım gibi boşa kürek çekmeyeceğim,’’ dedi. Ellerinizden tutup ‘’Ne olur benimle yürü!’’ diye yalvarmayacağım. Kırılan her parçamı onarıp ellerinize bırakmayacağım.

Issız bir yolun kenarında, eski bir bankta otururken bunları sayıklıyordu. Kendi kendine sözler veriyordu. Her yıkılışından sonra toplanmak için böyle yeminler ediyordu. Her gün daha fazla ne kadar canımı acıtabilirler diyordu. Her gün daha da şaşırıyordu. İnsanların içinde bu kadar fazla kötülüğün olabileceğini tahmin bile edemiyordu. İyimser bir kararla yola çıkıyor, sevdiği ya da sevmediği herkes için canını ortaya koyuyor, hiç tanımadığı biri bir bardak su istese onu en güzel çeşmeden doldurmak istiyordu. Bilemiyordu işte. Getirdiği o bir bardak suyla kendini boğacaklarını bilemiyordu. Yardım dileyen birine koşarken o yolu mayınla döşeyeceklerini önceden hesap edemiyordu. Kuyudan çekmeye çalıştığı birinin onu dibe göndereceğini düşünmek istemiyordu. Çok kitap okumuştu. Zayıfların ezildiği, iyilerin yenildiği, aşıkların öldüğü çok hikaye duymuştu. Ama inanmak istemiyordu. Vadideki Zambak kitabını bitirdiğinde de inanmak istememişti. Henriette’nin acı çekmekten çürüğünü, ailesi ve aşkı için yaptığı fedakarlıkların altında ezilerek ölüme yürüdüğünü kabul etmek zor oluyordu. Bir savaş hikayesinde başrolü üstlenen bir çocuğun varlığını düşünmek istemiyordu. Öldürülmüş bir kadının arkasından kirli hesaplar yapanlarla aynı dünyada yaşamak kabustan beter görünüyordu. Bodrumlarda ağlayan bir bebek hayal etmek ağrına gidiyordu. Özgürlüğün bile şans sayıldığı bir dünyada yaşadığını hatırlamak zor geliyordu. Toplumdan dışlandığı, sırf aşkının peşinden gittiği için tren raylarına atlayan Anna’yı hatırladıkça sinirleniyordu. Tolstoy’a kızıyordu. Ne vardı onu yavrusundan, sevdiğinden ve en önemlisi yaşamından koparmasaydı. Mutlu bir sonla bitiremez miydi? Ama belli ki bu, gerçek hayatta olduğu kadar romanlarda da imkansız bir istekti. Sonuçta dünya gerçeğinde kovulduktan sonra romanlarda kabul görmenin bir anlamı yoktu. Kaç milyar insan vardı şu dünyada. Doğuştan gelen kusuru yüzünden, geçirdiği bir kaza sonucu başına gelenlerden sonra, tercihlerinden ötürü, inandıkları yüzünden, sahip olduğu yaşam tarzından dolayı, doğduğu ülke ve hatta şehirden dolayı görmezden gelinen, dışlanan, canı acıtılan, hor görülen… Kaç milyar insan kendi gibi gözlerden uzak bir yerde oturmuş sayısız yeminler edip, isyanını haykırıyordu. Kimlerin sesi duyulmuyordu daha kim bilir. Kimlerin dünyayı değiştirmeye çalıştıkça kolları tutmaz oluyordu?

Şunu çok iyi biliyordu. Şu koskoca dünyada kendine yer edinecekti. Mutlu olduğu, yara almadığı bir köşe bulacaktı. Bulana kadar çabalayacaktı. Yaralarım var diyene yine koşacaktı. Mayınların içinde parçalarını toplayacak ama yine de devam edecekti. Yeminler ediyordu, doğru. Kabul edemiyordu bu düzeni, doğru. Ama tükenmeyecekti. Yorulacaktı ama bırakmayacaktı. Tam atlarken tutacaktı Anna’yı. Özgürlüğünü arayan o masum çocuğa elinde olanı verecekti. Sesi her yere ulaşmazsa da bağıracaktı. O masum hayvanı zevkin uğruna öldürme diye bağıracaktı. Yetmezdi gücü ama yine de tüm ağaçları koruyacaktı. Bir yerde durmak zorunda kalacağını bilse de hep aynı şeyi savunacaktı: KÖTÜLÜĞÜ YAŞATMAYACAĞIZ.


Kaynakça

GÖRSEL :https://unsplash.com/photos/5ANUhTGGWR8

14-08-2020