Sesler ve İçler

A+ A-

Ölmüşlerimizin ruhu için satır arası bıraktığımız bir günün boşluğundan merhaba.

Denizi olmayan bir memlekette,duvarlara çarpan dalga seslerini duyarak selamlıyorum geceyi. Gece süzülen gözleriyle bakan bir kadın. Gerdanı açık tüm günahlara rağmen. Saçı fönlü ve kırmızı rujuyla meydan okuyor içime. İçimi dolduran ses, apartmanlar arasında aile adı verilen kadınlı erkekli yaşayışın gürültüsünden geliyor. Dinleyip dinleyip bu saatlerde çay içiyorum gökyüzüne doğru,denizin olmadığı bir şehirde.

Bir ipucu ve bin anlam derken mumlar yanıyor odamda. Sevgili itfaiye,odamda mumlar yanıyor. Eşin,dostun yenilgisi ve yanılgısıyla birlikte kumlarımın altında birikinti yapmış sorular yanıyor. Ruhum minarelere kafa tutuyor. Evet, bir Halit Ziya değilim. Bihter’i aynanın karşısında çıplakken konuşturamıyorum. Ama bir kaldırım taşı olup üstüme defalarca nasıl basıldığını anlatacak gücü bulabilirim kendimde. Sağır Sultan’la oturdum dün gece. Ben anlattım, o hep sustu. Benim gibi. Aslında  içimde sakladığım benim gibi.Baktıkça anladım dünyanın yalan söylediğini. Birilerinin bizi boyadığını anladım,baktıkça.Bir gibi görünüp insanın içinde boncuk boncuk terlemek,bulutlarda olduğu gibi. Anladıkça,duraksıyorum.Kendimin sekizinci katındayım.Faili meçhul ölümler, damlayarak biriktiğim yer,göllerimin kuruduğu yer.Dokuzuncu katta her şey tamamen kontrolümden çıkacak ve onuncu katta bir aynaya kurban gideceğim.İşte o zaman apartman boşluğunda adım anılacak.’’Güzel kızdım Nazmi Bey, şiir yazılacak kadar güzel.’’ Neydi ki şu günler?  Yaşandıkça kendim bana büyük bir çıkarla oyun oynuyordu.Bu hasta bedenime,o hasta beynim oyun oynuyor. Bedenimde iki kişi değilim,beynimde benden biri,beni kemiriyor.

Dev aynanın karşısında küçücük ben,gözlerimi devirerek aynaya,aynadan dileyerek en çok affı;kendime devriliyorum. Oyun vardı ortada. Ne dersen de işte. Zaman oyunu,insan oyunu,akıl oyunu,çocuk oyunu … Denizler dalgasını taşlardan,uçurumlardan,yosunlardan kaçırıp saçlarımda bağladı koca okyanusu.Saçlarım kıvrılırdı bir tas suyla. Sonra aklım. Aklım,saçlarıma ayak uydurmaktan beni defalarca üçe beşe katlar,bir deniz gibi köpürürdüm. Bir çocuk baksa halime, anlar. Deniz değildim ama aklımda ve ciğerlerimde balıklar yüzdürürdüm. Tek bir şart vardı ortada. Balıklar kırmızı,adamların yüzü benli,acı siyah olmalıydı. Denizlerden kaçıp balkonlarda yaşıyorum. Küslük artık gözlerimde.Balkonum,sellerimden sallanıyor. Çocuk gibiyim, sırtım duvarda, duvar omuzlarımda, ay’ı selamlıyorum. Yaşlar bebeğimi korkuttuğu zaman, ben fayans aralığını anlamaya çalışırken burnum uyandırıyor beni. Seller buz tutmuş. Sokağın köşesini döndüğümde fark ediyorum. Kalbim orada. Üçüncü katta, buzlar arasında. Bir yerlerde akşamüstü bakınıyorum. Kurak iklimler beni çağırıyor, ben çocukları izliyorum. İçimde her an ölecekmiş hissi. Satır arasında geçiyor, kısa süreli yaşananlar. Hızlı hızlı. Vefakar, saldırgan, fırsatçı oluyor bazı anlar. Onları dinliyorum.’’En çok kendimi özlüyorum.’’

Harman yerinde yanan buğday renkli kadın. Ben denilesi. Değirmen suyunda saçları dövülen. İyi ki’lerin sahibi, kitaplardan çıkıp gelen ben. Herkesin hayatında olması gereken ben. Ellerim titrerken bunları düşünüp olmamaya öykünüyorum. Çamlak çömlek patlattığım zaman, annem seni de mi çamaşır makinesinde yıkadı ? Yaratılanın içi neden böyleydi? Kıyım kıyım ama çitlerle çevrili. Yolcu ettiklerim çitin gerisinde. Ben bir dağ,o ve onlar bir deniz. Bu kez çit yıkılmıyor. Ama gazeteler basılıyor, insanlar ölebiliyor, trenler hızlanabiliyor ve teknoloji denilen şey ellerimde çatırdıyor. Yıkılmayan ve yaşanılan şeylere dolu taraftan bakmanın sınırı ve derecesi neydi? Gömüleceğini bildiğimiz insanların tabutuna acı çekmemek için son kez sarılmamak ya da karşısında heyecanlandığımız birini görünce bunu belli etmemek için dizlerimize tahta çakmak mı tüm sınırın ve derecenin cevabı?

Şimdi ise okuduklarımla, yaşadıklarımla, güldüklerimle susmak; beni odadan kurtarıp saçlarımdan salıncak yaptıracak tek şey. Çünkü ruh yığını, et yığını zamanlar, kirli ve paslı. Benim ise nefes alabilmek için kallavi sebeplerim var. Yoruldum,evet. Sence başlamadan yorulmam çok gülünç biliyorum. Ruh içi şiddete meyilli bir kalbim olmadı aslında hiç. Belki bundandı tüm saçılanları topladığımı sanmam. Yorulmam. Biliyorum beklemiyor. Tıpkı yıllarca yaptığı gibi. Üzüldüm mü? Evet, fazlasıyla. Üzgün müyüm? Bilmem, belki de. Ama en çok alışığım işte. ‘’Öfkeye, bağırışlara, delip geçmelere ve unutmaya.’’ Alışkınım. Sadece bu kadar.


Kaynakça

GÖRSEL

https://images.pexels.com/photos/842339/pexels-photo-842339.jpeg?cs=srgb&dl=pexels-mike-chai-842339.jpg&fm=jpg

05-05-2021
Şüheda Gündoğdu

Şüheda Gündoğdu

Türk Dili ve Edebiyatı

Merhaba

Ben Şüheda Gündoğdu. Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Edebiyat ile ilgilenmem bu bölümü okumamla ilgili değildir, öncelikle bunu belirtmek isterim. Okuduğum bölümle ilgili olarak etiketlenmekten hoşlanmıyorum. Yazmanın bir yetenek işi olduğuna inanıyorum çünkü. İlk yazımı 10 yaşımdayken yazmıştım. Öğretmenimin vermiş olduğu bir ödev hayatıma yazı yazmayı kazandırdı. Lise döneminde ise edebiyata olan ilgim daha da arttı ve daha fazla yazmaya başladım. En çok şiirle ilgilendim. İlgilenmeye de devam ediyorum. Hayatın bir şiir olduğuna inanan biriyim. Olağanüstü yeteneklerim yok, bir şehirde bir evde yaşayan sıradan biriyim. Kelimelerle dans etmeyi seviyorum. Müzikle kelimeleri karıştırmayı seviyorum. Biliyorum benim gibi sayısız insan var dünyada. Okumayı, yazmayı seven. O insanlara seslenmek, birilerinin hayatına dokunmak beni mutlu eden bir olay. Nefesim yettiği sürece de seslenmeye devam edeceğim.

Yaşam koca bir okyanus. Bu okyanusta küçük anlamlar aramaya çalışan, bu okyanusta anlamlı yaşamaya çalışan her kalbi sevgi ile selamlıyorum.

Herkese iyi okumalar.

turkologsuhedagundogdu@gmail.com

https://twitter.com/kazandiplig?s=09

aynayapufde

ankara psikolog