Savaş Çocukları

A+ A-
Merhaba sevgili fotoğraf severler,

Tekrar tekrar, yeni nesilden çok farklı bir gözlükle dünyaya baktığımı fark edip, şaşkınlığa düşmeden edemiyorum. Geçenlerde oğlum, bundan sonra kahvaltıda çorba içmek istediğini söylediğinde, benim aklıma ilk gelen, son okul gezisinde, otobüsle Ankara’ya gidişleri olmuştu mesela… Ben daha olasılık hesabı yaparken - sabahın erken saatinde bir otobüs garında 10 yaşlarında iki otobüs dolusu çocuk ve Ezo gelin çorbası- ikinci cümle ile denklem çözülmüş, sohbetin akışı değişivermişti: ‘Anne, ben artık her hafta ayrı bir Japon çorbası denemek istiyorum!’ Çinli çizgi film kahramanı KungFu Panda bitmez tükenmez enerjisini her sabah çorba içerek beslermiş… Oğlum ise, Japon savunma sporu olan Aikido’da (A1)  kahverengi kuşak sahibi…

Ne diyebilirim ki, kendi içinde tutarlı bir sebep-sonuç ilişkisiyle: Ya o çorbayı içersin, ya da siyah kuşak sınavından vazgeçersin... Her gün televizyon ekranına maruz bıraktığımız çocukların zihinlerinde, biz fark edemeden, kim bilir daha ne varsayımlar oluşuyor… Bu satırları yazarken, hayatımda fırtınalar kopsa bile üzerimden bir türlü atamadığım uysal duruşumda Arı Maya’nın ne kadar payı vardır diye düşündüm bir an…


II. Dünya Savaşı sonrasında Walt Disney ‘Ölüm Eğitimi’ isimli bir çizgi film hazırlar (1943). Bu filmde Almanya Uyuyan Güzel Sindrella rolünde ve korkunç bir cadı büyüsüyle -ki bu cadının adı da Demokrasi- derin bir uykuya dalar. Onu bu uykudan, şövalye Hitler uyandırır ve kurdukları sevgi bağı ile ülkelerinde sadece güçlünün haklı olduğu, güçsüz ve hastanın yok edilmesinin uygun olduğu görüşüne inanan bir toplum eğitilir. Çizgi filmde, o toplumun çocukları, büyür, asker olur ve sorgulamadıkları ortak değerler uğruna 40 gün 40 gece ölüme giderler (A2,5-6). 
  
Elindeki misketleri ortalığa savurmuş masum bir seyirci için, rol model seçmek çok zor, bir yanda kötü cadı Demokrasi diğer yanda itici şövalye Hitler, prenses Almanya ise çirkin ve şişko… İzlediğim en tuhaf çizgi filmde, olumlu olan tek şey, bence dizi haline getirilmemiş olması. Özellikle, 1941’de Walt Disney stüdyolarına (Burbank, Kaliforniya), dokuz ay Amerikan ordusu tarafından el koyulduğu göz önünde bulundurulursa… Belli ki, hazmedilmesi zor bir tarihin tanıkları, içlerinde biriken nefretin esiri olup, kendi çocuklarının fantezi dünyasını zehirlemeyi göze alarak, kin kusmuşlar... Maalesef, çocuklar doğdukları coğrafya ve ebeveynlerini seçemeyecekleri gibi, aldıkları maddi, manevi ve kültürel mirasın ve haklı/haksız propagandaların getirdiği tüm sorumlulukları, sanki kendi katkıları varmış gibi, tümüyle üstlenmek zorundalar.




Magnum fotoğraf ajansında, Robert Capa ve Henry Cartier-Bresson’la beraber entellektüel çatıyı oluşturan bir diğer fotoğrafçı da Chim lakabıyla tanınan David Szymin’di.  Polonya asıllı bir Musevi olan Chim (A2,4), Henri Cartier Bresson ve Robert Capa ile Paris’te tanışır. İspanya halk mücadelesinde ortak fotoğraf projelerine imza atarlar. Kahramanlarına büyük bir duygusal empatiyle yaklaşan Chim, fotoğraf makinasını nabız ölçer hassasiyetle kullanır, fotoğraflarında birincil olarak kahramanının duygularına yer verirdi. Savaş ortamında bile, sivillerin gündeminin, rutin gündelik hayat olduğu belgelenmişti onun fotoğraflarda, bir de savaşın yıkıcı etkilerinin yarattığı, günümüzde ‘sürreal’ olarak değerlendirilebilecek - ama bir o kadar da gerçek - yaşam sahnesi…

Chim, İspanya projesinden sonra, Amerikan vatandaşlığına geçerek, orduda görev almış, daha sonra da David Seymour adıyla NewYork’ta fotoğrafçılığa devam etmişti.  LIFE dergisinde çalışan, İngiliz fotoğrafçı George Rodger’in da gruba katılmasıyla, kurucu halkalar tamamlanmış ve 1947’nin baharında NewYork Sanat Müzesinde Magnum Fotoğraf Ajansı’ı keyifli bir öğle yemeğinde kurulmuştu. Her fotoğrafçının eşit haklara sahip olduğu ajansta, fotoğrafçılar proje konularını sadece dergi editörlerinden almak yerine, serbest olarak ta çalışabilecek, fotoğrafların negatiflerini ve telif haklarını ellerinde tutarak, fotoğraflarının değerlerini kendileri belirleyecekti.

Ajansın ilk projesi ‘Avrupa’nın Çocukları’ başlıklı foto-röportajdır. II. Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’da yaşadıkları korkunç olaylar silsilesiyle yüreklerinde bitmek bilmeyen savaşla mücadele eden, 14 milyon çocuk bulunmaktaydı (A2,1-3).

Chim, UNICEF’in katkılarıyla gerçekleşen bu proje kapsamında başta anayurdu Polonya olmak üzere, Macaristan, Avusturya, Almanya ve İtalya’da savaş mağduru çocuklar ile buluşur (1948). Varşova’ya vardığında, büyüdüğü şehrin Alman bombardımanıyla yerle bir edildiğini ve tüm ailesini Nazi kampında öldürüldüğünü öğrenir. Oturduğu semtin yakınlarında bir ilkokula gider ve oradaki çocuklardan ‘yuva’ kavramını karatahtada çizmelerini rica eder. İşte Chim’in en ünlü fotoğrafı bu çalışmada oluşur.

Portre, savaşta yetim kalan, kanatları hunharca koparılmış 10 yaşlarında bir kıza aittir. (A2,1).  Katolik bir ailenin kızı olan Tereska Adwentowska’nın elinde tebeşir, gözlerinde yabani bir dehşet ve karatahtada düğüm olmuş dairesel çizgiler vardır, tıpkı Nazi kamplarındaki, dikenli teller gibi…

 

Enerjiniz yüksek, ışığınız bol olsun,

Selamlarımla,

Elif Ülkü Arıcı

 

İlgilisinin dikkatine: Almanya’nı Frechen şehrinde, savaş mağduru dünya çocuklarına destek olmak amacıyla, Tereska’nın adını yaşatan bir vakıf da bulunmaktadır (https://www.tereska.de/en/about/tereska/).

 

08-01-2020