Sanrı-Sancı

Damarlarım kabarıyor, içte birikmiş öfkenin damarlarımda akışını hissediyorum. Dişlerimi sıkıyorum, birbirine vuruyorum dişlerimi; anlatamamanın/anlaşılmamasının acısını kendimden böyle çıkartıyorum. Anlaşılmamanın öfkesi. Kendimi nereye olursa oraya vurmak o an içimdeki öfkeyi parçalarına ayırabilecekmişim yanılgısına sokuyor beni, yanılgı olduğu birkaç dakika içinde parçalanan bir şey olmadığı yüzüme çarptığında anlıyorum. Bedenimi parçalamanın, tüm bu fiziksel çırpınışların da soyut bir noktaya erişimi sağlayamayacağını bilmekten elimin kolumun bağlı oluşuna öfkeleniyorum bu kez de. Bu kez de bunun için tırnaklarımı yumruğumu sıktığım avuçlarıma geçiriyorum, açığa çıkan fiziksel acının kızarıklıktan ize dönmesine dek  bekletiyorum ellerimi olduğu halinde. Normal dozda bir güç uygulamadığımı bir ana dek fark etmiyorum herhangi  bir şeye/ kendime. Gücün; hangi kıstasa göre sınıflandırma yapıldığı konusunda şüphelerim olsa da normal olarak adlandırılan anlarımdakinin çok ötesinde olduğunu ‘’normal’’ algıladığım basıncın normal üstü etkiler yarattığını gördüğümde, kavramaktan öte yalnızca tahmin edebiliyorum. Fiziksel gücün ötesi, kırmızının ötesi. Öyleyse şu soruyu sormalıyım kendime; kırmızısıyla algılarımı mest eden bir kan birikintisi beni tatmin edecek mi? Etmeyeceğini etmeden öncesinde bilmeme rağmen ancak o tatmin edemeyiş anında bildiğimi kabul ediyorum, çünkü böyle istiyorum. Mental acıyı fiziksel acıyla bastırmaya çalışmanın bir yere kadar işe yarayacağını düşünmek istiyorum. Düşünmek istemek bir şeyi çözmüyor, bir şeyleri bastırma fikrinin absürtlüğü ile yüz yüze geliyorum. O halde şu ‘’an’’da yaptığım ne? Yazdığım ve yazacağım hiçbir kelime öbeğinin, yaşadığım hiçbir ‘’an’’ı  benim yaşadığım haliyle anlatmadığını/aktaramadığını bildiğim halde oturmuş bunları buraya yazıyorum. Bu da saçmalık. Ne saçmalıyorum!



Maddi yaşam boyutundan bağımsız ve bu doğanın üzerinden yükselmemiş/kaynağını bu doğadan almamış ve dolayısıyla da herhangi bir ‘’neden’’ üzerine yükselmemekte olan sızıyı; nedenden bağımsız düşünebilmek konusunda yeterli yetkinliği olmayan algılarımızda, aktarımın yaşanılanı eksilterek aktarması sonucu anlaşılmamanın üzerine katı yapılı bir cila çekeceğini bilerek, yazmaya yelteniyorum. Maddi doğa boyutundan isim alamayan sancı, ahşapsı katılığa baskı yaparken çürütüyordu ahşabı tüm boyut aşan ihtişamıyla. Çürük ahşap kokusu, travmatik bir verinin yüzeye çıkmak adına kemiksileşmiş katılığını eriterek yüzeye tırmandığı hissini uyandırıyordu o ‘’an’’da ve varoluşsal doğanın yapılarından doğan doğa tezatlıkları da bir tür erimeye meyillenerek benliğin erimesi simülasyonunu algıya vermeyi atlamıyordu. ‘’Ben ne yapıyor, nerede ne yapıyor ve neden/ne için yapıyordum tüm bunları?’’ Bu kalem mesela, parmak uçlarımda hareket ederken neden görünüme geliyordu tüm bu harfler ve neden ‘’anlam’’ bir bütün kaygısı taşıyordum, neden içte birikmiş tüm bu kemiksi zehirlerle birlikte yaşama ısrarı taşıyordum, ne işim vardı benim burada? Üstelik anlam ve anlamlı bir bütün kaygısını yalnızca bu sözcük öbeklerini bir araya getirmekte iken yaşayıp taşımadığım da pek belli değilken.

Her şey erimekteydi zihnimin gözlerinde. Ben dediğim, benlik dediğim, algıladığımı düşündüğüm dünya dediğim, kurulu yaşam/yaşam dediğim. Algı dahiline girebilecek ve bilincimi ‘’hep’’te olduğuna ikna edebilecek ne varsa öfkenin/anlamsızlığın/sancının sıcaklığında erimekte, hiçlenmekteydi. Bilincimin dumura uğradığı bu esnada ‘’ne diye yapıyorum’’ dediğim ne varsa yapmakta olmayı kesmek gerçek çözüm olacak mıydı peki? Kaç boyutta, anlamlı bir cümleye dökemeden kaçırdığım sorgular dahil bütün sorguları aynı anda yapmaktaydım, neden yapmaktaydım? Beni nereye götürecekti sorgular? Ne anlamı vardı tüm bunların? Beni zehirleyen neydi? Bu sorgular mıydı beni zehirleyen, zihnim? Dünya mı? Dünyada olmak mı bana kimse fikrimi sormadığı ve asla istemediğim halde? Bu isyan mı? Kendimi, kendim ne için/neden zehirliyordum, zehrimden panzehir yaratabilmek için mi? Yapay ‘’hep’’i yıkarak ‘’gerçek’’ hep’e erişmek için mi? Hep için önce kendimi mi hiçliyordum tüm dış etken kaynaklı verilmiş hep’lerden kopabilmek adına? Şu an sorgulamakta olduğum tam olarak nedir bu erimenin orta yerinde yerleşikleşmeye hazırlanırken? Hiçbir şeyi keskinleştiremiyorken şu anda, tüm çevresel sınırı belirli çizgiler silikleşmekteyken sürekliliğe dönüşen ‘’Sorgula, sor, sor’’ noktasında bozuk plak görevi görmeyi kendine almış zihinsel sürecim deliliğe ilerlemek anlamına gelebilir miydi?

Sor-soru-sorun-sorgu-sorgula-sorgulamak-sorunlanmak-sorunsallaşmak-sız-sızı-sızmak-sızıntı- sızılanmak-sızılaşmak-san-sanmak-sanrı-sanrılanmak-sancılanmak-sanmaya sancılanmak-sanrıya sancılanmak-sancı.

13-12-2018
Gizem Köseoğlu

Pluto's Jupiter

Gizem Köseoğlu

Pluto's Jupiter

Varoluş'un Senfonisi

Gizem/Felsefe/Anka/Dönüşüm​/Başkaldırı/Özgürlük/Tutku

gizemkoseoglu@medyacuvali.com