Ruhun Gözü Kalemin İzine Değdiğinde: Bir Karakter Yazmak Kendinden

A+ A-

             Zor olan, karışmaktı ötekilere. Zor olan, onların arasında büyümek; onlar gibi büyümekti. Zor olan, aklın biraz olsun ermeye başladığında yalnızca etrafında gördüklerinden ibaret sanmaktı dünyayı. Sonra git gide zorlaştı; başkalarını da görmeyi, başka bir dünyanın varlığını ve o başkanın içinde yaşayan birileri de olduğunu bilmekti. Zor olan, göz kapaklarını açar açmaz sana gösterilenlerin arasına ait olmadığını fark etmekti belki. Terk etmek, çıkmaya çalışmak, gitmek, kaçmak veya kovulmaktı oradan. Zor dediğimiz, dünyamızın içine karışan başkalarıydı kimi zaman. Birilerini sevmek, birilerini bilmek, birileri ile birlikte olabilmekti ve esas, birlikte kalabilmekti güç olan. Fakat tüm bunlardan çok daha zoru vardı hep: Kendine bakabilmek, kendini görebilmek, kendini bilmek.

         Bir öyküyü, romanı ya da bir senaryoyu kurarken büyük harfle önce “karakter” yazar, uzun uzadıya da anlatırlar. Bir hikâyenin olmazsa olmazı, tüm benliği ile önce tanıyıp sonra tanıtacağımız karakterimiz olur. Bir karakterin inşası, noktası kolay kolay konulamayan bir cümledir çoğu zaman. Önce bir isim verilir ona, sonra fiziksel özellikleri serilir gözler önüne, kendi yaşamında nasıl akıyordur zaman, mekânın içinde nerede konumlanıyordur satır satır döşenir. Sonra eylemleri, hayalleri, duyguları, düşünceleri… “İçine koyulduğu hikâyesi onu neye dönüştürdü?” sorusunun cevabını okur gözlerimiz. Ya da “O hikâyesini neye dönüştürdü?” ye cevap bulur. Kurmaca bir dünyanın içerisine kurulan bu karakter, yaşadığına inandırır bizi. Yaşamının tüm kurguları, oradadır tüm gerçekçiliği ile. Onu izler, dinler, duyarız. Dışarıdan bakınca neyi neden yaptığını, eyledikten sonra olacakları, kim olduğunu, kim olacağını görür bilir de gözlerimiz; içeriden bakınca neden kör kalır kendine? İnsan, kendini kurarken kendi gerçekliğinde, neden okumadan geçer kendi hikâyesinin satırlarını?

       Antik Felsefenin pek kıymetli taşlarından biriydi “Kendini Bilmek.” En büyük ahlak sorgulamalarının içinde kendini hemen gösterir, en büyük erdemin ruhun gözlerini kendinden yana dikmesi olduğu gerçeği hemen orada belirirdi. Kendi heykelini yontmaya devam etmeliydi insan. Gözünün gördükleri, altını çizdikleri bu heykeli günden güne dönüştürecekti. Mutluluğa erdi dememeliydi kimse için insan, sonunu görmeden. Son dediğin, kendi çizdiğin dairenin zincirlerinin birbirine eklenmesiydi. İnsan, yanında taşıdığı, adına beden dediği, içine bir istiridye kabuğu gibi zincirlenmiş olduğu bu şeyle mühürlü değildi ki… Ona duvarlar örmüş, dairesinin çevresine belirgin, koyu çizgiler çekmiş bedeninin içinde, uçsuz bucaksız, sınırsız ve hatta sonsuz ruhu vuku bulurdu. Beden, ölüm ile birlikte gözünü açar açmaz dünyada gördüğü diğer her şeye benzeyecek, bir eşyadan farksız öylece kalakalacaktı. Beden, ruh onu terk eder etmez, çürüyecek, kaybedecekti doğasını. Oysa ruh, beden hapishanesinden çıktığı vakit bulacak kendi doğasını, görünenden de öte bir gerçeklik kazanacaktı. Bedenin gözleri, kör bir bakış kadardı yalnızca. Oysa ruhun gözü, en çok kendine değdiğinde aydınlanırdı ışığı. İnsanın bu birlikte yaşamak zorunda olduğu ikilik, insan olduğunu müddetçe hatırlatacaktı kendini. İnsan, elbette sorumluydu bedeninden. Ona istediklerini verecek, onu besleyecek, büyütecek, eksiklerini giderip fazlasından  kurtulmaya çabalayacaktı. Bir yandan da zifiri karanlıklara mahkûm etmeyecekti ruhunun gözlerini. Yolunu arayacak, yollarını aralayacak, yıllarının armağan ettiği duygularını biriktirecek, yarınların vaat ettiği düşüncelerini tartacaktı. Öyleyse kişi, yaşamı boyunca bedeninin gözlerini evrenden ayırmadığı gibi, ruhunun gözlerini de daima kendinde tutmalıydı. İnsan, ruhtu. Onu eşyadan, başka bir canlıdan ayıran yeriydi ruhunun gözleri. Yazmak da, kalemin bıraktığı mürekkep izleri üzerinde ruhun gözlerinin gezmesiydi öyleyse. İnsan, kendi yazdıklarını okuyarak kendini dinler, kendini duyar ve en önemlisi kendini gözlerdi.

          Yazmak eylemi, kişinin önce kendi için izlediği bir yoldu. Bugün bile adına “günlük” dediğimiz minik defterin tarihçesini de taşıyordu üzerinde. İnsan, eylediklerini ve bu eylemlerin ona armağan ettiği duygu ve düşüncelerini kaleminin ucundan sayfalara çizerken, bir yandan da yontuğu heykelinin üzerinde göz gezdiriyordu. Bir ben, elinde tuttuğu kalemin mürekkebini sürerken sayfaya, öteki ben de gözleri ile yazılanları okuyordu. Benin, ben ile konuşmasının meydana getirdiği yazı, bir zaman sonra orada kavrularak, yarın da gelecek olan ben ile konuşmayı bekliyordu. Öyle ki, kalemin izinden çıkıp ruhun gözünün değdiği bu satırlar, kişinin kendi hikâyesini yazarken kendinden yarattığı bir karakterin öyküsü oluyordu. Benim yazdığım ile başkanın okuduğu aynı kalmıyordu. Başka bir ben, yabancısı oluyordu kendi hikâyesinin. Bir karakter ve bir çatışma var ediyordu bir öyküyü. Bizim öykümüzün en çetin çatışması da burada başlıyordu. Yarından çıkıp gelen bu karakter, neyi neden yaptığını yahut da neden yapmadığını dışarıdan biri gibi okuyor, izliyor, duyuyor ve görüyordu. Ve bilmek istiyordu; kendini, kendiliğini, kendinden çıkarıp getirdiğini. Değişen bedenin gözleri içinde saklı ruh, göz gezdiriyordu kendi dönüşümüne. İnsan, böyle böyle yontuyordu heykelini. Bir hamura, bir taşa, bir mermere şekil verir gibi işliyordu kendini. Görünenin şekli kendini çabuk gösterirdi de, görünmeyen bir cana insan gözlerini öyle kolay dikemezdi. Yazmak da, bu görünmeyenin sesini duyar ve kalemle yontardı kâğıtlara. Kalemin izi, bedenin isi arasından sızar, ruhun ışığında can verirdi ona.

        Yaz, kendi hikâyeni. Tüm bunlar birer seçim miydi mesela? İnsan özünde, kendini seçebilir miydi? Seçtiklerimiz mi bizi biz yapandı, biz mi sebebiydik seçtiklerimizin? Hepsi bize kaderin birer oyunu, biz de oyuncakların ta kendisi miydik yalnızca? Yoksa başka bir hikmeti mi vardı bu işin? Bir seçim yaparken özgür müydük mesela? Yahut da seçim dediğimiz, bize başkanın mecbur kıldığı üç beş seçenekten birini mi işaretlemekti yalnızca? Kimin cevap verecek cesareti vardı tüm bunlara? Kimin vakti var şimdilerde, bedeninin gördüğü karanlığın arasından sıyrılarak, ruhunun ışığını yakıp kendine bakmaya? Başka hikâyelerin kahramanlarına çevrili bedeninin gözlerinden bir müsaade isteyip kendi hikâyesi yazmaya… Diyelim ki, yazdı. Başına geçip de okumaya…  Kim duvarları kalın bir mahkeme salonun ortasına kendini atıp da geçebilirdi hâkim koltuğuna? Çünkü zor olan: kendine bakabilmek, kendini görebilmek, kendini bilmek ve kendin kalabilmekti.

        


Kaynakça

Plotinos- Enneadlar

Pierre Hadot- Plotinos ya da Bakışın Saflığı

Michel Foucault- Kendini Bilmek

Sophokles- Kral Oudipus

Platon- Phaidros ya da Güzellik Üzerine

Platon- Phaidon

Kullanılan Görsel: pexels.com

28-05-2021
Eylem Karakoç

Eylem Karakoç

Felsefe

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. İkinci Üniversite Programı ile de yine Anadolu Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı okumaya devam etmekte. 2009 yılında Ankara Başkent Tiyatroları bünyesinde almaya başladığı Yaratıcı Drama ve Tiyatro eğitimlerine Eskişehir KİM Tiyatro ekibiyle devam etti. Hala aynı tutku ile okuyor, yazıyor ve oynuyor.

eylemmkarakoc@gmail.com

ankara psikolog