Psikolog Olmanın Dayanılmaz Hafifliği

A+ A-

Hoşgeldin, geç şöyle otur, kendini rahat hisset. Birazdan başlıyoruz…


Psikolog denince akla gelen ilk imaj genelde gözlüklü, aşırı ciddi, duygularını belli etmeyen ve her şeyin cevabını bildiği varsayılan bir tip oluyor. Tip diyorum çünkü tıpkı edebiyattaki tiplemeler gibi yalnızca tek bir görevi olduğu varsayılıyor psikologların. Bu haftaki yazımı biraz bu algıyı kırmak ve bir psikoloğun gözünden psikolog olmanın ve “psikoloğa gitmenin” nasıl bir şey olduğunu anlatmaya ayırdım.


Son zamanlarda sosyal medyada psikologlar tarafından yapılan paylaşımlarda dikkatimi bir şey çekti. Gerçi ben bunu lisans eğitimime başladığımdan beri yaşıyorum ama özellikle sosyal medyada bu kadar yankı bulmasını beklemiyordum. Çoğu zaman ailemden, çevremden aldığım “Sen psikologsun, daha sakin olman lazım”, “Bir de psikolog olacaksın, nasıl kendine hakim olamıyorsun?” gibi tepkiler beni epey sinirlendiriyordu. Sonra fark ettim ki bunu yaşayan yalnızca ben değilim. İyi eğitim almış bireyler bile bu şekilde düşünüyor…


Bilmem hiç duydunuz mu ama bir tabir vardır psikoloji alanında; “Her psikoloğun da bir psikoloğu olur” diye. Çünkü bizler de insanız. Bizler de duygularımızın etkisi altında kalabilir, kimi zaman sinir krizlerine girebilir, çok ağlayabilir ya da aşırı tepki verebiliriz. Çünkü ne insan üstü şekilde duygularımızı yok edebiliriz ne de insan olduğumuzu unutabiliriz. Hatta karşımızdaki insan bize “bir de psikolog olacaksın” dediğinde daha çok canımız sıkılıyor. Hem toplumun ruh sağlığı alanındaki bilgisizliği, hem de bizi insan olarak değil de duygusuz birer makine gibi görmeleri kabul edilemez geliyor.


Dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Tabi ki, profesyonel yaşantımızda duygularımızı denetimli şekilde aktarmamız gerekebilir, bireysel düşüncelerimizi bazen karşı tarafa aktarmamız kurduğumuz ilişkiyi pozitif etkilemeyebilir. Arkadaşlarına karşı çok rahat, şakacı bir psikolog, danışanları söz konusu olduğunda günlük hayatındaki kadar rahat olmayabilir, profesyonelliğini korumak adına daha ciddi görünebilir. Ancak çalışırken de duygularımızın farkında olmak, kurduğumuz ilişkilerde ne hissettiğimizi anlayıp buna göre hareket etmek bize bu alanda öğretilen en temel ve insani faktörlerden biri. Günlük hayatımızda da benzer şekilde davranmaya kalkışırsak bu bizi insan olmaktan uzaklaştırır, yıpratır ve sosyal ilişkilerimizi olumsuz etkiler. Günlük olarak kurduğumuz ilişkiler ile profesyonel ilişkilerimiz arasında bir fark olduğunu her zaman akılda tutmak gerek.


Geçen haftaki yazımda insan olmanın özünün duyguları ifade etmekten ve bu duyguları anlayabilmekten geçtiğini anlatmıştım. Yine benzer şekilde psikolog olmanın ve psikoloğa gitmenin de anormal bir şey olmadığını, biz psikologların da hissedebildiğini vurgulamak istiyorum.


Zaten toplumumuzda psikoloji okuyan arkadaşlarımıza “deli doktoru mu olacaksın, ne işin var delilerle” gibi bir sürü damgalama ve nefret içeren ifadelerde bulunuluyor. Bir de mezun olmaya yakın ya da mezun olduktan sonra bize karşı takınılan bu tavır, bizim çok severek yaptığımız mesleğimizin ne kadar değersiz görüldüğünü işaret ediyor. Oysa ki bizim için kırılan umutlarımızın telafisi yine meslek aşkımız. İnsanla bu denli haşır neşir olan bir mesleğe mensup olup, kurduğunuz pozitif bir ilişkinin ne kadar büyük etkileri olduğunu gördüğünüzde umut etmemek imkansız zaten.


Umarım biraz olsun hem psikolog olmaya hem de psikolojiye olan bakış açınıza etki edebilmişimdir.


Sevgilerimle,

Psk. Sara Sinem Sozan

 
12-11-2018