Neon Şeytan

A+ A-

Bedenin ilkel toplumlardaki anlamına baktığımızda genel olarak estetik bir değerden ziyade, ürettiği ekonomik ve toplumsal faydayla değer kazandığını, doğrudan doğruya bir üretkenlik alanı olarak kodlandığını görürüz. Bu dönemde ruh ve beden bir aradadır ve ruh henüz maddileşmediği için de bedenin kendisi ruhsal/mistik güçlerin bir taşıyıcısıdır.

Günümüzde kadın bedeninin bu kadar estetik bulunmasına karşın Antik Yunan’da hayranlık duyulan erkek bedeniydi. Rönesans’ın etkisiyle yeniden keşfedilen kadın bu dönemden sonra arzu nesnesi olarak görülmüştür. Antik Yunan’da kadın daha çok işlevselliği ile ön plana çıkmaktaydı. Bu işlevselliğin en belirgin göstergesi de doğumdur. Erkekler ise arzulanmak ve arzulamak için bedenlerini nasıl kullanacaklarını öğrenip onu güçlendirici şeyler yapıyorlardı. Orta Çağ’da ise Meryem Ana figürünün uzantısı olarak anaçlık özelliğiyle değer bulan kadın bedeninin arzulanışı adeta bir tabu haline gelmiş, cinsel duyguların tamamıyla baskılanması gerektiğine inanılmış ve bu dönemde bedensel zevkleri düşünmek Tanrı’ya düşmanlık olarak yorumlanmıştır. Gördüğünüz gibi her dönemin kendi içinde tanımladığı kadın ve erkek olgusu toplumsal cinsiyet değerlerinin dini inançlara göre de evrildiğini ve biçim kazandığını bize göstermektedir.

Beden, Orta Çağ’da akıl tarafından ehlileştirilmesi gereken dürtüsel bir belirsizlik kaynağıdır. Buna göre “beden, şeytanın arazisidir” ve genel olarak kirin, günahın, dünyevi şehvet ve arzuların, kutsal-dışılığın sapkın tohumlarının saçılmış olduğu tekinsiz bir mıntıka olarak tanımlanır.

Genel olarak bedene, özelde ise kadın bedenine yönelik pejoratif düşüncelerin köklerini sadece Orta Çağ skolastik düşüncesinde değil, hemen hemen tüm ahlakçı ve metafizik filozoflar kuşağının düşünsel ufkunda gözlemlemek mümkündür. Aynı bakış açısı, etkenliği, kültürü, düşünmeyi, öznelliği, zihni, yüce, ideal ve aşkın olanı erkek cinsinin temel özellikleri olarak saptarken; duyguyu, duygusallığı, muhakemece zayıflığı, edilgenliği, düzensizliği, doğayı, basiretsizlik vb. nitelikleri de genel olarak “kadınsılığa” atfeder.

Modern sonrası çağda ise beden genel olarak haz ve arzu temelinde kurgulanmış, böyleliklevaroluşun cazibe ve çekiciliğine ilişkin de güçlü bir referans haline gelmiştir. Tüketim Toplumu dediğimiz distopik çağda bile beden, “kendisine sürekli bir şeyler yapılan” bir nesne olmaktan kurtulamamıştır. Bugün ise güzellik, tüketim, estetik, güç, haz, arzu gibi istençlerin bir tapınma kültürüne yol açarak tanrılaştırıldığını ve bu istençleri elde etme yolunda gerçekleştirilen eylemlerin meşru kılındığını söyleyebiliriz.

16 yaşındaki Jesse’nin manken olabilmek için attığı adımları ve bu yolun sorumluluk ve fedakarlıklarını konu edinen “Neon Şeytan” hem bedenin analizi ve güzellik kavramının günümüz toplumunda nasıl tüketildiğini göstermesi açısından oldukça etkili hem de psikolojik olarak tanıların örneklendirilmesi açısından incelenmeye değer bir film. Öncelikle yayın yılı 2016 olduğu için postmodern dönemin aktifliğinin ve izlerinin bireylerde görülmesini çok iyi işleyen film, tüketim çılgınlığının beden üzerindeki analiziyle karşımıza çıkıyor. Bourdieucu anlamda seçkinliğin başlangıç noktası olarak beden görülmektedir. Bu da güzellik kavramının ne kadar önemli olduğunu, güzelliğin her şey değil, tek şey olduğunu savunan bir görüşle bizi baş başa bırakıyor.

Filmin ilk sahnelerinde Jesse’yi manken olma hayalini gerçekleştirmek için ilk adımı attığı Los Angeles’e taşınmış olarak görüyoruz. Burada ucuz ve çok da güvenli olmayan bir motelde kalırken aynı zamanda vaktini model olarak fotoğraf çekimlerine ve ajans bulmaya ayırıyor. Bourdieu tüketim toplumunu vurgulayarak “bu toplumda yaşlılığa yer yoktur” der, bu sebeple Jesse’nin daha 16 yaşında en fazla 20’li yaşlarının ortalarına kadar sürdürebileceği bu meslek için çok fazla fedakârlık yapması gerekmektedir. Toplumdaki güzellik kavramının bütün kapıları açtığı algısı burada ön plana çıkıyor. Fakat Jesse’nin doğal güzelliği onu gören herkesi büyülerken aynı zamanda toplumun bu yapaylık içinde doğal olana ne kadar ihtiyaç duyduğunu, ona olan özlemini de ön plana çıkarıyor.

Jesse, tanıştığı bir makyözün davetiyle sektördeki ilk partisine katılır. Mankenlik ajansı olarak gördüğümüz bu ortam bireylerin adeta bir savaş ortamında bulunmasını temsil etmektedir. Yeni gelen bir tehdit olarak algılanan Jesse’nin, kıskanç bakışlar altında kaldığını,sorgulanmaya başlandığını, “burnun gerçek mi?”, “saçlarının doğal rengi mi?” tarzı sorular karşısında şaşırdığını ve bulunduğu ortama ayak uyduramadığını görüyoruz. Tüketimin temelinde var olan güzel kadın anlayışının bireylerin kendi vücutlarını beğenmemesine yol açtığını ve bunun sonucu onları estetiğe ittiğini görüyoruz. Estetiğin bir ihtiyaç, sıradan bir uygulama olduğunu savunan filmdeki mankenlere göre kendi bedenini beğenmediği için değiştirmek Baudrillardcı anlamda bedenin gösterge mezarlığına dönüşümünü bize anlatmaktadır.  Aynı fabrikadan çıkmışçasına benzer görünen mankenler için estetik normal ve gerekli olarak görülen bir uygulama olduğu için hiçbir işlemden geçmeyen bir insanı görünce iktidarı kaybetmekorkuları uyanmaktadır. Burada Foucault’un bedeni iktidarla açıkladığı kavramlardan bahsetmek mümkün. Foucault’a göre beden bir toplumsal mücadele alanıdır, filmde de günümüzde tüketimin en büyük kaynağı olduğu için kendi bedenlerini kullanarak iktidar olmaya çalışan bireyleri görüyoruz.

İlk sahneden itibaren masum olduğunu gördüğümüz Jesse’ninfilm ilerledikçe karakterinin nasıl dönüştüğüne tanık oluyoruz. İnsanların estetik yaptırmasını, kendilerini beğenmemesini garipseyen ve kendisini güzel bulduğu için tuhaf bakışlara maruz kalan Jesse, keşfedilmesinin ardından aldığı ilk defile teklifinde kendi kusursuzluğunu görüyor. Görünürlüğün bir tuzak olduğu ve bu tuzağın içine düşen Jesse’nin hiç olmak istemediği halde diğer mankenler gibi neon bir şeytana dönüşmesi sonucu narsizm boyutuyla karşılaşmaktayız. En sonunda kendi güzelliğinin büyüsüne kapılan Jesse egosunun ve tecrübesizliğinin karşılığını hayatıyla öder.

Asıl ilgi çeken noktalardan biri de makyöz olan Ruby’nin ve filmdeki ön plana çıkan iki mankenin güzellik takıntısı uğruna yapmış oldukları eylemlerdir. Bu anlamda farklı psikolojik boyutların da olduğu filmin bakire kanının kutsallığı ve yamyamlığa kadar uzanan hikayesiyle tüyler ürperten bir final sunduğunu görüyoruz. 18.yy da yaşamış Kanlı Kontes olarak bilinen Elizabeth Bathory’nin güzelliğini tazelemek için bakire kızların kanıyla banyo yapması filmde de Ruby karakteriyle gerçekleşiyor. Buradaki amaç Jesse’nin öldürülmesi ve onun kanının içilip yenilmesiyle onun kudretine erişmek.

Toplumun tabularının ve kapitalizmin yarattığı korkunç boyutun bireyleri getirdikleri bu nokta, narsisizmi beslemekte ve güzellik kavramındaki her türlü boyutu sindirmek zorunda bırakmaktadır.  Bu güzelliği sindirenler potansiyellerinin en üst noktasına ulaşıyor, sindiremeyenler ise bu güzelliğin ağırlığı karşısında hayatından oluyor.


Kaynakça

ÇAKI, F., (2020), Balıkesir Üniversitesi, Beden Sosyolojisi Ders Notları

http://lounge.obviousmag.org/sup3rtr4mp/2017/01/demonio-de-neon-e-uma-armadilha-da-plasticidade.html

http://www.antiktarih.com/2019/02/20/yunan-dunyasinda-sarap/

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/293065

https://tr.pinterest.com/pin/343118065360721627/

https://tr.pinterest.com/pin/518054763390783147/

https://www.filmloverss.com/the-neon-demon-neon-seytan/

https://www.timeout.com/tr/film/neon-seytan

25-03-2021