Konuşma sırası bende: İzmir Depremi 'Seda Tener'

A+ A-

Bazen en çok konuşmak istediğim şeyler, en çok kaçtığım şeyler oluyor maalesef. Günlerce yazmamamın sebebi de bu oldu yine. Herkesin 2-3 hafta konuşup, yazıp çizdiği şimdilerde de sustuğu İzmir depremi hakkında konuşma sırasının bana geldiğini düşünmeye başladığım için buradayım.

Elazığ depreminde basın içinde olduğum için etkilenmiştim. Şimdi de depremin tam içinde olduğumdan dolayı etkilendim. Biz köyde olduğumuz için çok korkutmamıştı aslında beni. Ama ilk defa bir şeylerin yıkılma korkusuyla koltuğun kenarına pustuğum bir deprem yaşadım. Hani depremden sonra kimseyi aramayın diye kendimizi yırttığımız zamanların ne kadar anlamsız olduğunu anladığım 10 dakika geçirdim. Bütün akrabaların, eşin, dostun bu şehirde ve aklına bir anda hepsi hücum ediyor. O korku ve telaşla herkesi arıyorsun.

Sonraki kritik günler boyunca şebeke görüşmesi yapmadım, yaptırmadım. Ne oldu? Televizyonun başında bekledim günlerce. Bayraklı’ya yakın arkadaşlarımla iletişime geçtim. Kritik 3-4 gün sabah-akşam  ‘‘İyi misin?’’ mesajıyla birbirimizi kontrol ettik. Tanımadığımız insanlar için can attık, saniye saydık, kızdık, ağladık. Deprem altında ölen onlarca insanın acısını gömüp bu sefer yardım için koştuk.

Enkaz alanında bulunan meraklı birçok kişiye kızdığım için, can kurtarmaya çalışanlara engel olduklarını düşündüğüm için enkazlar toplanmaya başlandığında gittim merkeze. Hem yardım edeyim hem de alanı göreyim istedim. Bu kadar yakın olup bir şeyin ucundan tutamamak çok can acıtıyordu gerçekten.

En çok çadırın kurulduğu Aşık Veysel Rekreasyon Alanı’na gittim ilk önce. Gerçekten çok fazla gönüllü vardı. AFAD çadırlarını kontrol ettik ilk gün. Yanılmıyorsam 4-5 gruba ayrıldık ve her grupta grup başkanıyla beraber 4-5 kişi vardı. Belki de iki kişinin kontrol edeceği çadırı 5 kişi kontrol ediyorduk. Herkes bir şey yapabilmek için oradaydı ama gereksiz bir kalabalık da vardı. 1-2 saatlik çalışmadan sonra ‘‘Oturun bekleyin bir şey çıkarsa haber vereceğiz’’ denildi. Benim orada boş oturup bir kişinin içeceği bir tas çorbayı içmem benim için yanlıştı. Olabildiğince işim bittikten sonra alandan çıktım ya da yakın alanlara gittim yardım için. Ama oralar da aynı şekilde çok kalabalıktı. Alana gittiğim üçüncü gün artık görevliler gönüllüye ihtiyaç yok diyorlardı.

Alanların içinde aklınıza gelebilecek her çeşit yemek vardı. Dezenfektan ve maske ikram ediliyordu sürekli. Çocuklar oyuncağa boğulmuştu. Kimisi daha fazla oyuncak istemezken kimisi de farklı çeşidini istiyordu. Çadırlara gelen görevlilerle (onlar da gönüllü gerçi) konuşmaya çalıştım o süreçte ben de. Elazığ depremine giden bir gönüllü İzmir’in gerçekten yardımlaşma konusunda çok hızlı olduğunu, gönüllülerin çok olduğunu söyledi. Çocukların durumunu sorduğum bir psikolog ise ‘‘Şu an iyiler, her şeyden bol bol var ama her şey bittiğinde bu oyuncakların yokluğu onları etkileyecektir’’ demişti.

Tabii konuştuğum psikolog Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndandı. İleriki süreç için de kişilerin kayıtlarının alındığını, aynı kişilere aynı şeyleri anlattırmanın can yakıcı olacağı için bilgilerin dosyalanıp ilgili psikoloğa aktarıldığını söyledi.

Daha da uzatmayayım. İzmir Büyükşehir’in, bakanlığın, firmaların, gönüllülerin yaptıkları konuşuldu çokça. Yine konuşulmayan, yazılmayan bazı şeyler de oldu tabi ki. Ben onlardan bahsedeyim biraz.

Mesela kurtarma çalışmaları için Uşak’tan gelen bir AFAD gönüllüsünden bahsedeyim. Aracını bırakıp enkaz alanına gitmiş, yorgun düşünce dinlenmek için döndüğünde aracının çalındığını görmüş…

 Mesela evleri sağlam olmasına rağmen çadır alanına gelip çocukları için bez, mama alanlardan bahsedeyim.

Yine alanlardan erzak toplayıp bakkalında satan bakkal amcayı hatırlatayım.

Evinde çeşit çeşit yemek yapabilme imkânı varken pizza, hamburger, döner yemek için çadır alanına gidenleri sayayım size.

Hıı, Türk Telekom’dan, Digitürk’ten bahsedeyim. Evinde olmayan birçok kişinin aboneliğini durdurmadığını, ücretlendirmeye devam ettiğini anlatayım.

Metro durağını sorduğum kadından bahsedeyim. Evinin her yeri çatlak olmasına rağmen oturulabilir raporu vermişler. Ama ne kendisi ne çocuklar eve girmek istemiyormuş. Haliyle ev bakmaya gidiyordu. ‘‘Metro durağına yürüyerek gitsem çok mu uzak’’ diye sorduğumda ‘‘Paran yoksa verebilirim’’ diyen kadın da aynı kişiydi bu arada.

İlk önce orta hasarlı raporu verip sonra apar topar evden çıkarılan hocamdan bahsedeyim mesela. 10 dakikalık bir sürede vince 175 TL vererek evinden alabildiği kadar eşya almaya çalışmış. Günler sonra bulduğu ev için ev sahibinin 50 TL’lik yaptığı indirime de minnettar gerçekten(!)

Merkezden küçük bir beldeye taşınan ailenin 2+1 odalık evi için taşıma şirketinin 3 bin TL ücret aldığını da söyleyeyim.

Küçücük pastane bile simit-peynir götürürken çadırlara, enkaz alanına yakın pastanenin bir boyozu 5 TL’den sattığını yazmazsam içimde kalır.

Sosyal medyada duyar kasıp depremzedelerin ve yakınlarının acı çektiği günlerde eğlenceli içerikler paylaşanlardan bahsedeyim. Bu konu çok tartışıldı. Ben de birileriyle tartıştım acıma yenilerek. Ama mahallede ölen bir kişi için dahi 1 hafta televizyon açılmayan bir kültürden gelirken 116 kişinin can verdiği depremde biraz saygıyı hak ediyorduk bence.

Her şey olurken de sustu yine birçok kişi. Her şey bittikten sonra da basın sustu. Sorular cevapsız kaldı. Haberlerin devamı belki yıllar sonra gelecek. Biz unutmaya devam ederken birileri gündelik hayatına geçiş yapacak muhtemelen…

Gerçeklerin daha güzel yansıtıldığı yarınları ümit etmekten başka ne gelir ki elden…

  

 

 

09-12-2020
Konuk Blog Yazarları

Konuk Blog Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir

ankara psikolog