Kayıp Kuşak

A+ A-

Merhaba sevgili fotoğraf severler,

Bugün de -son yazımda olduğu gibi -1930’ların sisli-puslu, karanlık, bir o kadar da cesur-dirençli ve mücadeleci sayfalarında gezineceğiz… Matbaa baskı tekniği ile kitap çoğaltıp Rönesans çağını açan Gutenberg’in memleketinde yarım asır sonra 21 üniversite kampüsü ve Berlin Opera Meydanı’nında devlet töreni ile kitap yakılıyordu. Kara listeye alınarak imha edilecek kitap listesi 12.400 başlık içerirken, 1935’te Almanya’da 140 yazar yasaklanmıştı.  Aralarında Bertold Brecht, Albert Einstein, Freidrich Engels, Sigmund Freud, Maxim Gorki, Franz Kafka, Stefan Zweig, Thomas Mann, Wladimir Iljitsch Lenin, Karl Marx, Karl Schröder, Leo Trotzki, Rudolf Steiner ve Ernest Hemingway gibi farklı disiplinlerden aşina oluğumuz isimler de vardı.

Paris ise tam anlamıyla, faşizmden kaçan aydınların, sanatçıların ve diğer mültecilerin sığınak yerine dönüşmüştü. Birçok sanatçı, Montparnasse sokaklarına yerleşmiş, mülteci konumlarının getirdiği belirsizlik ve ailelerini arkada bırakmanın dile getirilmesi zor sancılarıyla, sürrealist, dadaist akımlar geliştirerek kendilerini tuval ve satırlarda ifade ediyorlardı - ama sadece anlamak isteyene; çünkü artık onlar da çok kırılgandılar-.

Magnum çatısının üçüncü adamı, David Szymin (Chim) artık alıştığımız bir kaçış öyküsüyle, önce doğduğu şehir Varşova’dan yayıncılık ve grafik okumak için Leipzig’e, gitmiş daha sonra da Nazi baskısıyla terk-i diyar ederek, Paris’e yerleşmeyi başarmıştı. Polonya’daki anti-semitizm dalgasıyla ailesinin basımevi kapatıldığında, başka maddi desteği olmadığından, öğrenimini yarıda kesip, haber fotoğrafçısı olarak çalışmaya başlamıştı.

Capa, Cartier-Bresson ve Chim’in fotoğraf tarzları- ve karakterleri- birbirine hiç benzemediği halde, aynı dergilerle iş yaptıklarından tanışıp, kısa sürede iyi dost olmuşlardı.

Capa, fotoğraflarında yaşanan olaya odaklanırdı, olayın enerjisi, aynı marşı beraberce haykıran dudaklardan, göğe uzanmış yumruklardan, harekete geçmiş bir gruptan koparak, fotoğrafa yansırdı. Cartier-Bresson ise, fotoğraflarında olayın kendi üzerindeki etkilerini dile getirirdi: Seyirci, günlük yaşamdan bir sahnede ahenk içerinde dolaşırken, karşısına çıkan bir sürprizle, hazırlıksız yakalanır, ifade edemese de, derin bir his tarafından kuşatılıverirdi. Chim, objektifini, nabız ölçen bir doktor edasıyla, olayın kahramanına yöneltir, oluşturduğu kadrajla kahramanın hislerini güçlendirerek seyirciye iletirdi (Bkz. Resim, 1a,b,c).

Bu kadar farklılığa rağmen, üç arkadaş, Montparnasse’da buluştuklarında hiç fotoğraf konuşulmazdı. Zaten içinde bulundukları karışık ortamda, fotoğraf tartışmak, acımasızca olur, küstahlığa girerdi… Sürekli olayları değerlendiriyor, ateşli politik tartışmalara katılıyorlardı. Mussolini’nin Roma’daki Palazzo Venezia’da söylev verdiği, Hitler’in Rheinland bölgesini kontrolünü ele geçirip Fransa sınırına yaklaştığı bu dönemde, faşizm bulaşıcı bir hastalık gibi artmış, şimdi de İspanya’da, askeri darbeyle cumhuriyetçi hükümeti devirmeye çalışan Franco’nun liderliğinde yayılmaktaydı. Avrupa’nın dipsiz bir karanlığa doğru ilerlediği ortadaydı.

Faşizmin aşırılıklarına karşı İspanya’da başlayan halk mücadelesine destek olmak için çoğunluğu Fransa (7500 kişi), Almanya (5000 kişi), İtalya (4000 kişi), Polonya (3000 kişi) ve Amerika (2800 kişi)’dan olmak üzere toplam 60.000’e yakın gönüllü seferber olmuştu. ‘Las Brigadas Internacionals’ adı verilen grubun savaş eğitimi ve donanımı yeterli olmadığı gibi, yabancı dil problemi de vardı. Capa, Chim ve Cartier-Bresson savaş muhabiri olarak İspanya’ya giderek, şaşırtıcı boyutları olan bu mücadeleyi belgelemeye karar verdiler.

Cartier-Bresson, İspanya’da askeri hastanelerle ilgili belgesel bir film hazırlamaya başladı. Chim ise objektifini, savaşın bahtsız kurbanlarına, Fransa’ya sığınmaya çalışan İspanyol mültecilere çevirmişti. Capa – ve güzel sevgilisi Gerda Taro -, savaş cephelerinde romantik bir kurguyla cumhuriyetçilerin zaferini fotoğraflamak istiyordu.

Capa&Taro, çalıştıkları derginin organize ettiği planör uçakla, Madrid’e ilk gittiklerinde, uçak pistte ağaca çarparak durmuş ve olay mucizevi bir şekilde kimse yaralanmadan atlatılmıştı. Capa&Taro ortak çalışıyor, fotoğrafların altına ortak imza atıyor, ikisi beraber olduklarına baş edemeyecekleri hiçbir sorun olmadığına inanıyorlardı (Resim 2a). Ama ilk altı ay içinde bir tek cumhuriyetçi zaferi görüntüleyememişlerdi, Belgeledikleri olağanüstü bir tutku, gözü kara cesaret, maceraperestlik - ve yan ürünü; mizah-, savaşla çelişen günlük hayat ve ne yazık ki- ölüme teslim olmuş insanlardı…Daha fazla risk almamak için Paris’e döndüler ama Madrid direnişi tahminlerden daha uzun sürünce, son bir umutla Capa,cephedeki arkadaşlarının yanına gitti, belki de kazanabilirlerdi... Taro'da büyük zafere şahitlik etmek istiyordu. Capa'nın tek başına Madrid'te bulunması, onu çok üzmüş, araları açılmıştı. 

Capa, bu turdan kendisine büyük başarı getirecek bir fotoğrafla geri döner: Göğsüne saplanan kurşun darbesiyle kollarını göğe uzatmış, yere yığılmak üzere olan bir cumhuriyetçi militana ait olan Ölüm Anı’ (2c; VU Magazin/ 09.1936). LIFE dergisinin Haziran 1937’da kapağına taşıdığı ‘Ölüm Anı’, İspanya’da sivil direnişin ikonik sembolü olur, Capa da uluslararası ün yapmış bir fotoğrafçı.
Fotoğraf tarihinde başarıları hep Capa’nın gölgesinde kalmış olmakla beraber, ilk kadın savaş muhabiriydi Taro ve yaptığı görevi çok önemsiyordu (1d). Savaşın kırılma noktasına bu kadar yakınken, şimdiye kadar adım adım izlediği, bir çoğu ile arkadaş olduğu yoldaşlarını yanlız bırakmak istemiyordu bir daha. İşte bu yüzden Madrid’e yaptıkları son seferde, filmleri tab etmek için Paris’e dönme görevi, Capa’ya düşmüştü. Temmuz 1937’de, Taro’nun Madrid cephesinden gelen ölüm haberi ile yıkılan Capa’nın, ‘Ölüm Anı’ fotoğrafıyla ünlenmek ne kadar gururunu okşamıştır, bilemeyiz. Fotoğrafın negatifi bulunamamış, kendisi de, çekim günü hakkında detaylı açıklamalar yapmadığından, fotoğrafın gerçek mi kurgu mu olduğu konusu uzun süre (1972-2008) tartışılmıştır. Capa ise, cepheden cepheye koşacak, askerlerle omuz omuza beş sıcak savaşa daha tanıklık edecekti, ta ki kendi de bir cephede hayata veda edene kadar (Vietnam, 05.1954).

1937 Nisan'ında Franco’yu destekleyen Nazi ordusu, Guernica kasabasına, 28 bombardıman uçağı ile saldırarak, halk mücadelesine ağır bir darbe indirir. Stratejik hiçbir önemi olmayan bu kasabanın yerle bir edilmesindeki tek amaç göz korkutmak ve halk mücadelesini sindirmektir. Çoğu çoluk-çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan 1600 kişinin hayatını kaybettiği bu saldırı, her sorgulayan birey gibi, son 30 yıldır Paris’te yaşayan Pablo Picasso’yu da derinden etkiler.

Aynı yıl, İspanyol hükümetinin siparişi üzerine, Paris’te 1937 Dünya Fuarı kapsamında sergilenmek üzere ebatları yaklaşık 4 m x 8 m olan anıtsal bir tablo hazırlar Picasso.  Savaşa duyduğu nefreti ifade eden tablonun adı ‘Guernica’ dır (2b). İspanya pavilyonuna pek uğrayan olmaz, Picasso’nun öncüsü olduğu kübizm aşağılanır ve Franco 1939’da iktidarı ele geçtiğinde, o tablo İspanya’da yasaklanır. Dünya fuarında Almanların pavilyonu çok merkezi bir konumdadır ve Hitler’in mimarı Albert Speer’in bir eseri ‘Alman Evi’ altın madalya ile ödüllendirilir. İronik bir şekilde, Almanların tam karşısındaki pavilyonda temsil edilen Sovyetler Birliği’de bu fuardan bir altın madalya ile döner.

1940’da Naziler Paris’i işgal ettiklerinde, Montmarnesse’deki sanatçı çevresi dünyanın dört bir köşesine dağılmış Picasso yalnızlaşmıştır, ama Paris’ten ayrılmaz. Alman General Ernst Jünger'in 'Paris Günlüğü'nde ifade ettiğine göre, bir gün Picasso’yu atölyesinde ziyaret eder. Aslı New York’ta sergilenen ‘Guernica’nın taslaklarını görünce, sorar ‘Sizin eseriniz mi?’ ‘Hayır, sizin’ diye cevap verir Picasso…

Enerjiniz yüksek, ışığınız bol olsun,

Selamlarımla,

Elif Ülkü Arıcı

17-06-2019