İşsizler Ordusunun Neferleri

A+ A-

Merhaba, üç aylık aradan sonra…

Türkiye ve Dünya hala Covid-19 ile baş ederken ben de virüsün bana getirdikleri ve benden götürmeye çalıştıklarıyla uğraştım bu süreçte aslında.

Belki de yaşadıklarım ya da yaşantım sizi çok da ilgilendirmiyordur veya meraklandırmıyordur. Ama maalesef ki yaşadıklarımı aslında tam olarak ülkemizin gerçeği olarak gördüğüm için geldim yine karşınıza…

Kısaca bir özet geçeyim isterseniz virüsten önceki yaşantım hakkında; Ankara’da yerel olmasına rağmen ulusallaşmaya çalışan bir internet sitesinde çalışıyordum. İlk 2 ayını deneme süresi olarak para almadan geçirmişken Ocak ayında yeni ekiple asgari ücret almaya başlamıştım. Tabi asgari ücretin karşılığı günlük minimum 14 saat çalışma, haftasonu dahi çalışma, it gibi çalışma… Asgari ücrete tabi ki yemek-yol parası ve sigorta dahil değil… Bir süre sonra orada en küçük çalışanken bir anda bakmam gereken bir adet güncel site ve 4 sektörel site ile baş başa kalmıştım.  Tam da 3 hafta tatil yapmaya başlamışken yine 7-24 çalışmaya dönmüştüm. Sitelerin takibini yapmanın yanı sıra sürekli gelip giden yeni kişilere iş öğretmeye çalışıyordum. Bu süreçte yorgunluğun yanı sıra bana muhteşem bir tecrübe katmış olmasını inkar edemem tabi.

Corona nedeniyle evden çalışma sistemine geçince ben de en azından masraflarımdan da kısarım diye düşünerek ailemin yanına geldim. Biraz daha çalışmayı evden devam ettirdikten sonra hala sigortamın başlatılmamış olması ve tek başıma olmamın gözardı edilmesi üzerine karşılıklı olarak işten ayrılma kararı aldık.

Ve her şey ondan sonra başladı…

İlk dinlenme süreci, ‘Virüssel Üretim’ler, süreçten sıkılma, iş arayışları, yaratıcı iş fikirleri…

Evet, küçük bir kasabada, kendi yaptığımız yemekleri sunup organik ürünlerimizi sattığımız bir yer işletme hayalim gerçek oldu ya da öyle olacağını sandım… Ailemle bulunduğumuz köyde küçük bir lokanta işletelim diye çıktığımız yolda gözlemeci olduk. Bu süreçte benim gazetecilikten gözlemeciliğe evrilmem konusunda kimisi ufak tefek alay ederken kimisi aileme destek olduğum için taktir de etti.

Geçen bu süreçte tabi ben işlerin de yoluna girmesi üzerine kendi alanımda iş aramaya başladım. Buldum da. Kimileriyle telefonda görüştüm kimileriyle yüz yüze. Üzücü olan kısım ise maaş konusunda hiç kimse asgari ücreti bile ağzına almadı. Sigorta zaten hak getire.

‘Bu devirde okumuş olmak mı sorun, okumamak mı?’ tartışmalarını yaşarken içimde iş görüşmelerinde de ‘kadın olmak da ayrı sorun’ cevabını buldum kendimce.

İşte tam bunlardan sonra tutamadım içimdeki yazma dürtüsünü. Mesleğine aşık biri diye tanımladım hep kendimi. İşin içinde yoğunluktan sayıp sövsem de mutluğu olduğum, yıllarca da yapmak istediğim bir meslek benimkisi. Ama diyorum belki de biz yanlış devre denk geldik. Üniversite 2.sınıfta aslında direkt bir gazetede çalışmaya başlamalıydım düşüncesi oluşmaya başlasa da ‘diploman olsun’ cümleleri ile devam ettim okula. Başvurduğum hiçbir işte, gittiğim hiçbir görüşmede diplomam sorulmadı. Ve bu sorulmayan diplomanın karşılığı benim için şuan kocaman bir işsizliğin yanında 25 bin TL KYK borcu…

Peki ya, iş arayan kadın olmanın karşılığı nedir?

Yaptığınız iş görüşmelerinde karşınızdaki beyefendinin sizi süzmesi, iş konuşmalarının arasında sıkıştırdığı ‘ben de bekarım’ sözlerinin yanı sıra güya çaktırmadan sorulan erkek arkadaş soruları, yaşına bakmadan ‘genç kızlara takılıyorum’ mesajları… Bunca şeye rağmen çalışmak istediğin ve kendine güvendiğin için devamında mesafemi korur işime bakarım düşünceleri kol geziyor zihninde… Sonra yaşanılan cinayetler geliyor aklına. Güzel bir başlıkla kendi haberini yapıveriyorsun bir anda; ‘Patronuna karşı gelen muhabir öldürüldü’

Bunun yanında kadın olmanın gereklilikleri içinde ofisteki çaya kahveye bakmak, yemeğin pişirilmesi, ee yaşadığın ortamın temiz olması da bir gereklilik sonuçta. Bunca şeyin karşılığında senin üniversite mezunu olduğunun, işini iyi yapıp yapmadığının hiçbir önemi yok. Tek önemli olan her işe koşturacak bir kadın çalışan. Eminim ki erkek çalışanlara böyle bir çalışma ortamı sunulmuyordur.

Karşılaştığım bu ve bunun gibi sorunlara ‘bu devirde kim kendi işini yapıyor ki’ cümleleriyle kendimce teselliler bulsam da kendimi bir şekilde bu işi yapmanın yollarını ararken buluyorum.

‘Bu devirde kim kendi işini yapıyor ki’ düşüncesini özellikle açıklamak istiyorum. Yaşadığımız köyde 5 tane kahvehane, 1 tane lokanta, 1 tane tost yapan büfe, 1 tane Pide salonu, 3 tane bakkal ve 1 tane tekel var. Hıı bir de biz –gözlemeci- . Pide salonu ve bakkallarda çalışanlar dışındaki mekanların sahiplerinin çocukları ya da çalışanları üniversite mezunu… Aralarında; Uluslararası İlişkiler ve Finansman, Bilgisayar, İşletme, İngilizce Öğretmenliği gibi bölümler var.

Bakınca eften püften bölümler de değil ama hepimiz işsizliği kabullenerek okumuş gibiyiz üniversiteyi. Neden bu durumdayız peki?

Çok fazla üniversite olduğu için mi? Okuduğumuz bölümlerin kamu alımı olmadığı için mi? Özel sektör güzel imkanlar sunuyor da bizim şımarıklığımızdan mı? Meslek tecrübesine değil sadece paraya baktığımız için mi? İdealist olamadığımız için mi?  Ya da kendi bürosunu kuracak kadar çok paramız olmadığı için mi? Yoksa dayılarımızın köylü olduğu için mi?

Bu ve bunun gibi tonlarca soru geçerken aklımdan ülkenin gerçekleri de yüzümüze vuruluyor sık sık. Mesela Özel sektörün durumu da ortadayken geçtiğimiz aylarda ‘gençler şansını özel sektörde denemeli’ tavsiyeleri… Ağustos ayının başında açıklanan ‘gençlerin 29.1’i ne eğitimde ne de istihdamda’ bilgisi…

Bunlara rağmen büyük bir ümitle çılgınlar gibi KPSS’ye hazırlanan, İŞKUR önünde bekleyen, her gün yeni bir özel sektöre başvuran işsizler ordusu var. Her güne yeni bir ümitle başlayıp her günün sonunda isyan ederek uyuyan ordunun neferleriyiz biz…

Ne diyelim, ‘gelecek günlerimiz sağlıklı ve işli olsun’ temennisinden başka…

27-08-2020