İlk Yaz

Kendimi bildim bileli okuyorum. Anne ve babasıyla değil de Anneanne/Babaanne/Dede ile büyüyenler bilir; yapılabilecek çok fazla şey olmaz. Çevrede yaşıtlarınız veya sizinle aynı yaşta olmak için çabalayan ebeveynleriniz olmadığı için siz de etrafınızdakilere uyum sağlamak zorunda kalırsınız. Bu durumun bana sirayet edişi de elime geçen her şeyi okumak oldu.

Ebeveynlerden ayrı çocukluğun olmazsa olmazı da okuldur. Ben ilk defa okul adı altında kreşe başladığımda 4 yaşındaydım. Hatta Temmuz doğumlu olduğumdan 3.5 bile sayabiliriz. Okulun ilk günü de yaptığım ilk şey kaçmak olmuştu. Anneannemlerin evinin az ilerisindeki kreşimden yemekhaneye gitmem gereken sırada güvenliklerin görmeyeceği kadar kısa boyumla eğilerek garaj kapısından geçmiş ve atlı kovalıyormuşçasına koşmaya başlamıştım. Gidecek yer menzilim de pek kısa olduğundan anneannemin apartmanının 9. Katında oturan Ayşe Teyzeye kadar uzaklaşabilmiştim.

 

Ve bu olay aileme olmak istemediğim hiçbir yerde durmayacağımı çok erken bir yaşımda öğretmişti...

O sevmediğim kreşin bana tek katkısı okumayı erken yaşta sökmek oldu. Beş yaşında ilk olarak gözleri fazlasıyla bozuk olan dedeme günlük gazetesini okuyarak başladım bu tutkuma. O bağrış çağrış ve heceleyen sesime nasıl tahammül ettiğini hala düşünürüm.

Sonraki kıvılcım annemin 8 yaşındayken kuzenimin doğum gününde, ona gelen hediyeleri kıskanmamam için bana da bir hediye uzatmasıydı. Paketten kalp şeklinde kadife bir yastık ve ciltli bir kitap çıktı. Talihsiz Serüvenler Dizisi – Kötü Günler Başlarken. Ardından ben okumayı o kadar sevdim ki tüm özel günlerde herkesten kitap ister oldum. Ortaokuldayken kitaplar artık derslerime engel olduğundan babam bir sınır koydu; haftada sadece bir yeni kitap alabilecektim. Bu yasakla birlikte yenisini edinemediğim için okuduğum kitapları tekrar okumaya başladım.

 

 

Ve şimdi nerde duyduğumu hatırlamadığım bir söze hak verdim; bir kitabı her okuduğunuzda farklı bir gözle bakarsınız bu da o kitabı ilk defa okumakla nerdeyse aynı şeydir.  Okumaktan sonraki bir diğer tutkum da yazmaktı. Hep yazmak istedim. Hep yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğimi düşündüm. İnsanlarla yüz yüze ilk tanıştığımda verdiğim o ukala ve soğuk izlenimden hep utandım. Ve hiçbir zaman da yazabildiğim kadar açık ve net olamadım. Okumak gibi güzel bir alışkanlık bana hep insanların beni anlamasını beklemek gibi kötü bir huy kazandırdı. Kendimi konuşarak anlatmayı hiç beceremedim. Hiç cesaret edemedim. Ve hiç hayır demeyi de öğrenemedim. Bu yüzden de hep istemediğim yerlerde istemediğim şeyler yaptım.

 

 

 “Dünyanın en zor hissi kendini ait hissetmediğin bir yerde bulunma zorunluluğudur.” Demiş Dostoyevski. Ben hiç cesaret edemediğimden hep kabullendim. Ve sonra bir gün hayatın bu kadar uzun olmadığını farkettim. Herkesi mutlu edecek zamana sahip olmadığımızı ve dahi olsakta kimsenin bundan yeteri kadar mutlu olmayacağını gördüm.

 

 

Bir şey için doğru zamanı ve doğru şartları beklerken tamamen elimizden kayıp gidebileceğini anladım. Bir treni bir kere kaçırırsan ne kadar koşarsan koş, istersen hiç pes etme, sadece kovalamakla kalırsın. Asla zamanında yetişip binemezsin. Kaldığın yerden devam edemezsin. Zaman çok acımasız bir dost. Kimseye ne ikinci bir şans, ne ikinci bir an, ne de telafi etmeye yetecek bir süre veriyor. Şu anda hiç olmadığınız kadar yaşlı ve bir daha hiç olamayacağınız kadar gençsiniz. İki gün önce bir yerde iki gözümüzü aynı anda kırpmadığımızı okudum. Biri mutlaka diğerinden bir salise farkla hareket edermiş ki bu da hiçbir anı kaçırmamamızı sağlarmış. Biyolojik olarak bu kadar kaçırmamaya programlı, muazzam bir dengeye sahip canlılarken her gün milyonlarca şey kaçırmamız çok tuhaf değil mi?

  

Nerden başladım, nereye geldim, ne anlatıyorum. Yazdığım bu yazıdaki düzensizlik hayatın bir şeyleri sıraya koymak için beklemediğindendir. Çünkü aklıma geleni geldiği anda söyleyemezsem, hiç söylemeye fırsatım olmayabilir. Birkaç yıldır sevdiğim insanlarla yaptığım her telefon konuşmasında kapatırken seni seviyorum diyorum. Birkaç aydır ertelediğim ve bir gün mutlaka yapmak istediğim hobilerime geri dönmeye çalışıyorum. Birkaç gündür, hayır demeye ve önce kendimi düşünerek hareket etmeye alışıyorum. Çünkü hayat durup bekleyecek kadar uzun değil. Sonuna geldiğinde bakıp keşke demenin ağırlığını kaldırmayı kimse istemez. Eğer yeniden başlayabilseydim… Her şeyi aynı yapardım diyebilmek önemli olan. Her tanıdığımız insan, her gittiğimiz yer, her yediğimiz yemek, her aldığımız nefes bize yeni bir şey katıyor. Kıymetini bilmek gerek.

 

Son olarak Borges bütün bu yazdıklarımı özetleyecek çok güzel bir şey söylemiş ki bu sanatın ve sanatçıların en hayran olduğum tarafı; “Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.”

07-05-2018
İpek Ferihnaz Keskin

Bir Varsın Bir Yoksun

İpek Ferihnaz Keskin