İçten ve İçerden Gazetecilik: Röportaj

Henüz 7 yaşındayken, Antalya’nın tam da anımsayamadığım bir havasında annem babam ve abimle bir restoranda yemek yiyorduk. İçeri elinde bakır tabak çanaklar olan, üstü başı perişan yaşlı bir kadın girdi. Garsonlar can havliyle kadını yaka paça dışarı attılar. Ailecek olaya dâhil olduğumuzu ve kadının peşinden gittiğimizi hatırlıyorum. Bir torunu varmış, hastaymış. Elindeki bakır tabak çanakları satarak ona ilaç alıyormuş. Aklım almıyordu, bu yaşlı kadın bu tükenmiş haliyle yollarda torunu için teneke satıyor, ve onu birileri sırf bu yüzden hırpalıyordu.  Ankara’ya döndüğümüzde günlerce bu hikâyeyi gördüğüm kim varsa anlattım, dayılarıma, komşu kadınlara, öğretmenime. Hiçbiri benim kadar şaşırmıyordu; bir çocuk nasıl dinlenirse öyle dinliyorlardı beni ve ardından hepsi sözleşmiş gibi başımı okşuyordu.  Sonraları ben de şaşırmadım, ama küçük dünyamın acımasızlıkla nasıl tanıştığını unutmadım. Benim yeni başlamış hikâyem dışında başka hikâyelerin de olduğunu öğrenmenin şaşkınlığını böylece tatmış oldum.

 

Böyle büyük bir dünyada milyonlarca insanın milyonlarca hikâyesi var demektir. Bu hikâyelere erişebilmek mümkün müdür? Onlara, yüzlere, binlere, on binlere ve milyonlara dokunabilmenin mümkününden bahsediyorum. Ve oradan insana dair ne varsa; onun doğayı ve kendini anlamlandırdığı, var ettiği, düşündüğü, istediği ya da istemediği ne varsa bulup çıkarmak; insanı tanımanın ve onu bilmenin bilincine varmak.

Bu istekle olsa gerek bir dönem gazetecilik mesleğine ilgi duymaya başladım, birilerinin hikâyesini dinlemek ve yazma isteğimi ancak bu meslekte giderebilirdim. Fakat yapmak zorunda olduğum gazetecilik tam anlamıyla erişmek istediğim hikâyelerin yanına bile yaklaştırmadı beni. İnsanı nasıl bilebilirdim ki? Onun yaşam düzlüklerinden yeni, bilinçli bir anlamı nasıl var edebilirdim? Onlara göz ucuyla ulaşmaya çalışmak, şöyle bir bakıp geçtikten sonra tüm bu olanı biteni anladığını sanmak büyük bir yanılgıdır. Peki onlara nasıl ulaşılır?  Gerçeği, bir gazetenin bana uygun görülen bir sayfasında insanın en insan yerine değmeden, onu anlamadan görülenin ötesine geçmeden paketleyip belki ambalajını daha yaldızlı seçip sunarak mı? Tam da burada denilebilir ki bunun için habere gerek yok. Pekâlâ, öyküyle ya da romanla da bu hikâyeler yazılabilir. Elbette ki öyle. Edebiyatın en yalın gerçeği dolambaçlı, sihirli sözcüklerle ya da en karmaşık bahsi dupduru bir dille anlatışına muhakkak güvenirim.  Bahsettiğim temaslar, dokunuşlar bununla da sağlanabilir. Ancak edebiyat denilince akla gelen türlerin kurgudan bağımsız olamadığı gerçeğini göz ardı etmemeli.  Edebiyatın her türünün, gerçeği, tüm yönleriyle anlatamayacağını ve mutlaka bir yerde kurguya yenik düşeceğini bilirim. Bize öyle bir tür öyle bir dil lazım ki bu hem gerçeğin dosdoğru ulaşmasını sağlamalı, hem de söz konusu göz ucuyla bakmanın sınırını ortadan kaldıracak denli derin ve dokunaklı olmalı.

Bu anlatım ve yaratım gücünü bize sağlayabilen türe, “röportaja” şöyle bir uzanıverelim. Dünyada birçok başarılı örneği bulunan röportajın bugün pek çok yanlış tanımlamalarının yapıldığına şahit oluruz. Röportajın; bir gazetecilik tekniği olan söyleşiyle sık sık aynı anlamlarda kullanıldığını görürüz. Öyleyse nedir bu röportaj? Bu nasıl bir şeydir ki hem edebiyatın hem de gazeteciliğin tam ortasında bağdaş kurup oturarak insanı sadece söyletmekle kalmaz hem de onun ötesine geçmektedir?

 

Sanırım röportajın tanımına çoktan bir giriş yaptık bile. Ancak yine de daha anlaşılır olması için şöyle denilebilir; röportaj, gazetecilik ve edebiyatın toplumsal, sınıfsal, sanatsal olayların anlatımındaki bir aradalığıdır. Bu konulara dair yapılan incelemelerin ele alındığı, bu aktarım sırasında yazarın görüşlerinin de belirtildiği bir yazınsal türdür.  Yukarıda bahsedilen söyleşi ise bu noktada röportajın yalnızca tekniklerinden biri haline gelir. İşte tam bu yüzden röportaj insanı sadece söyletmez, onun çok daha ötesine geçer ve onu yeniden yaratır. Onun öz yaşamından bütün bir yaşamı anlamlandırmaya kalkışır. Bunun içindir ki bir röportaj yazarı bu anlamlandırmayı yalnızca göz ucuyla yapmaz, yapamaz.  Yazar hikâyenin içine girer ve oradan aktarır. Bu da röportaja başka hiçbir yazınsal türde,-belki anı ya da gezi yazıları olabilir- rastlamadığımız özelliği, gerçekçiliği verir.

En başarılı röportaj yazarlarından Yaşar Kemal’in örneklerine bakalım; Kemal 1951 tarihli Diyarbakır röportajında, okuyucuya topraksız köylülerin, onlarca işsizin yaşamlarını adeta onların burnunun dibine girerek aktarır. Bir diğer Görülmemiş Lüfer Akını adlı röportajında da gazeteci kimliğini saklayarak Haliç’te balıkçıların peşine inatçı bir çocuk gibi takılır, tıpkı onlar gibi oltasını denize salıverir, “soğuktan tir tir titrer”. Bu balık deryasının orta yerinde yeni baştan bir hikâye yazar. Şöyle aktarıyor Kemal röportajın sonunda, “Balık çıkmayınca herkes gibi benim de canım sıkılıyor. Köprüye çıkıp İbrahim’le salep içiyoruz. Her yanım balık kokuyor. Sabaha karşı eve geliyorum.” Yaşar Kemal örneği üzerinden gidecek olursak, bir röportaj yazarı incelediği konunun inceleyeni olmaktan bir süreliğine çıkıyor. Bu kimlikten sıyrılıp incelenen ve gözlemlenen olmak ne demek onun duygusuna erişiyor, yaşayanın duygusuna. Yazar bilindik hikâyede, kendi hikayesini yaratarak gerçeğe erişmenin gücüne varıyor.



Öyleyse hangi gerçeklerin anlatılmaya ve bilinmeye ihtiyacı vardır sorusu akla gelmektedir. Bu gerçekler her sabah tekstil atölyesinde çalışmak için uyanan, yola koyulan bir kadına dair de olabilir, bir berber kalfasına da.  Röportaj şimdiye kadar yapılan örneklerinden yola çıkılırsa gazeteciliğin hiç olmadığı kadar toplumsal gerçeklere yaklaşmasını sağlamıştır. Geçmişten bu yana kendine edindiği amaç siyasal, ekonomik, sosyal olayların çözümüne dair söz söylemek ve söyletmek olan röportaj, özellikle emeğe ve eşitliğe vurgu yapar. Jack London’ın Uçurum İnsanları’nda yalnızca Doğu Yakası’nın sefaleti dile getirilmez, aynı zamanda Doğu Yakası için talepte bulunulur. Dolayısıyla röportaj yazarının gazeteci kimliği kanımca en çok burada ortaya çıkıyor. Kimliğinin gerektirdiği tavrı burada gösteriyor.  Gazeteciliğin ve edebiyatın buluştuğu bu türde, gazetecilik ve kamu yararı ilişkisi yeniden biçimleniyor. Yazar ezilenlerin yaşam alanlarını aktarırken onlardan yana bir duruş sergileyerek toplumu bilinçlendirmeye, oradan yeni bir bilinç filizlendirmeye girişiyor. Yaşar Kemal tam da bu yüzden demokrasinin gelişimiyle röportajcılığın da gelişebileceğini söylüyor.

Elbette röportaj,  daha çok toplumda ötekilerin yaşamlarına tanıklık etmeyi amaçlamış ve bunu aktarmayı hedeflemişse de röportajın bununla sınırlı kalmadığını söylemek gerek.  Röportaj, bütün diğer yazınsal türler gibi yaşamla var olur. Bütün bir yaşamı göz önüne getirdiğimizde uçsuz bucaksız bir okyanus ya da pekâlâ bir çöl de görebiliriz. Böyle bir genişlikte yazarın aktarımına bağlı olarak anlatılan olgu ya da olay okuyucuya yeni düzlükler yaratabilir. Daha açık konuşayım; hatta ileri gideyim; her şey röportajın konusu olabilir. Ancak bu, bir şartla mümkündür.  Topluma dokunmalı, onda müthiş bir şaşkınlık yaratmasa da hiç değilse ilgisini çekmeyi başarabilmelidir. Bir röportaj yazarı metnini hazırlarken yeni bir anlam yaratabilir ve öykülemeyi yerinde yapabilirse anlattığı şey ne olursa olsun karşılığını bulacaktır. Okuyucuyu hiç ilgilendirmediği düşünülen bir meselenin yeniden yaratımı, onu niçin çekici kılmasın?

Gazeteciliğin ve edebiyatın iç içe geçtiği röportajda, kullanılan haber unsurlarının; belgelerin, fotoğrafların yerindeliği ya da röportajın hangi edebi türlerle özdeşlik sağladığı daha başka bir yazının konusu olabilir. Şöyle de diyebilirim, benim için elzem olan tüm tekniklerin doğru ve tam bilinişinden önce, evvela o işin duygusuna erişebilmek.  Bir şeyi başarmak, onu tamamlamak bence o şeyin hissine vakıf olabilmekle ilgilidir. İnsan önce neyi, niçin yaptığını bilmeli öyle değil mi? Ben en az kendim kadar merak ediyordum  yaşamı ve başkalarını da. Aradığım yaşam kesitlerine, hakikate gazete haberlerinden çok röportajlarda rast geldim.

Böylesine bir yaratımın cesaretine ulaşmak çok zordur. Hele ki günden güne tepe taklak giden bir dünyada, röportajcılığın çilesini sırtlamak beceri işidir. Bu çileyi çeken, bu beceriyi parmaklarından usulca salıveren cesaret; Yaşar Kemal ‘e sorabilseydim keşke;

Haliç’te bir daha böyle lüfer olur mu?


 

 

 

Kaynakça:  Kemal, Yaşar (2011) Röportaj Yazarlığında 60 Yıl, İstanbul: YKY.

                  Bulut, G., Kaderoğlu Bulut, Ç. (2016) Sosyal Hakların Edebiyatta Ele Alınışı: Yaşar Kemal Röportajları., Sosyal İnsan Hakları Ulusal Sempozyumu VIII Bildiriler (ss.125-143) İstanbul: DİSK Yayınları

 

                  

15-08-2018
Dicle Korkmaz

İç İçe

Dicle Korkmaz

Denemeler/ Yaşam Kesitleri / Gazetecilik / Edebiyat / Edebi Gazetecilik

Yazmaya yeltenir.

 

diclekorkmaz@medyacuvali.com