İbrahim, Sara, Lut

A+ A-

BİRİNCİ SAHNE

 ‘Karını bana niçin kız kardeşinmiş gibi tanıttın? ‘ dedi. İbrahim yere baktı. ‘O çok güzeldi ve beni bu yüzden öldürebilirler diye düşünmüştüm‘ diyemedi. Firavun çok öfkeliydi. ‘Bu kadar genç, bu kadar güzel bir kadın senin gibi yaşını başını almış bir adamın nasıl karısı olabilir? Zengin misin sen? Hem kaç yaşındasın ki böyle genç bir kadın kardeşin olacak? ‘

İbrahim, korkmuyordu Firavun’ dan. Bununla birlikte karşısında konuşup onu daha çok öfkelendirmek istemiyordu. Bu yüzden yeğeni Lut’ a baktı. Lut konuştu: ‘Eşi sandığınız kadar genç değildir. Aralarında bir yaş bile yoktur.‘

Firavun ayağa kalktı. ‘Büyü mü?‘ dedi ‘Saray’ ı bu kadar genç ve güzel gösteren nedir? Söyle, bir büyü mü bunun nedeni?‘

‘Hayır‘ dedi Lut. ‘Sara kaç yaşında olursa olsun ölünceye kadar hep böyle genç ve güzel görünecek. Çünkü o bir kere öldü ve yeniden dirildi. Genç kalmak onun ödülüdür. İbrahim için ‘’zengin mi?‘’ demiştiniz. Değildir. Bir cariyesi bile yok. Bırakın cariyeyi bir eşeği bile yok.‘

‘Ona eşek ve cariye veririm. Sana da ona da hediyeler veririm. Çok beğenmeme, ona aşık olmama rağmen Saray’ dan da vazgeçtim. Onu da bırakırım. Sizinle dönsün. Bana bu ölme ve dirilme hikayesini anlatın. Bu nasıl oldu? Ne zaman öldü ve ne zaman dirildi?‘

Firavun’ un sözleri bitince Lut, İbrahim’ e baktı. İbrahim konuşmaya karar verdi. ‘Saray’ ı bize ödül olarak bırakmıyorsunuz. Saray’ la yaşayamayacağınızı anladınız. Onu bana veriyorsunuz çünkü ondan kurtulmak istiyorsunuz. Bunu mecbur olduğunuz için yapıyorsunuz. Cariye ve eşek evli bir kadını haremine almaya kalkmanın cezası olarak az bir bedeldir.‘

‘Ben de onu diyorum‘ dedi Firavun ‘Madem karındı, niçin ‘’kız kardeşim’’ dedin? Hem bu kadar genç bir kadınla nasıl akran olabiliyorsun. Şu haline bak! Yetmiş yaşında mısın? Seksen misin? Hem sen bir Firavunla nasıl konuşulacağını bilmiyor musun? Bana nasıl hesap sorarsın? ‘’Sara benimle kalacak, onu asla bırakmam,’’ desem ne yapabilirsin ki?‘

Lut dedi ki: ‘İbrahim’ in bir şey yapmasına gerek yok. Seni ve oğlunu hastalandıran Saray’ ın kendisidir. Bilerek ve isteyerek hastalandırmadı seni. Diriltilmiş bedenindeki güç zehirlidir. Saray’ la asla yaşayamazsınız ve onu öldüremezsiniz. Onun içindeki güç muazzamdır. Eğer ölürse bu muazzam güç bütün Mısır’ ı yok eder. Saray’ ı zindana atamazsınız. Nöbetçilerin hastalanır. Uzağa gönderemezsiniz; muhafızların hastalanır. Ona İbrahim’ den başkası dokunamaz, yaklaşamaz. Yaklaşanı eritir, çürütür. İbrahim, Sara’ yı buradan götürebilecek tek kişidir. Bu iyiliği karşısında cariyenin de eşeğin de hediyenin de lafı olmaz.‘

Firavun, Saray’ ın artık ulaşılmaz olduğunu bildiği güzelliğini düşündü. Ağlamak istiyordu. Şu İbrahim adındaki yaşlı adamı kıskanıyordu. Dünyanın en güzel kadınına İbrahim’ den başkası dokunamıyordu. Ona dokunmaya kalkışan onulmaz yaralarla cezalandırılıyordu. Kendi boynunda ceviz büyüklüğünde yumrular birikmiş, Saray’ ın kucağına oturup, ona sarılan oğlu hastalanıp ölmüştü. Saray’ ın hizmetindeki kölelerden bir kısmının saçları, dişleri dökülüp hızla yaşlanmışlardı. Diğerlerininse tenlerinde yanıklar, yaralar oluşmuştu.

 Saray, Mısır’ da kalamazdı. Geldiği yere dönmeliydi. İbrahim’ e ihtiyacı vardı onu göndermek için. ‘Peki‘ dedi Firavun ‘Nasıl bir lanet olduğunu sormaktan vazgeçtim. Ülkemden çıkın ve geri dönmeyin. Sizleri hediyelerle göndereceğim. İstesem sizi ülkemden çıkar çıkmaz öldürtebilirim. Böylece ölümünüzle dışarı çıkacak içinizdeki muazzam güçten de zarar görmem. Ama bunu yapmak istemiyorum. Gidin ülkemden. Dönmemek üzere gidin.‘

 

İKİNCİ SAHNE

‘Hacer’ i ve İsmail’ i çöle göndermelisin’ dedi Saray. ‘Biliyorsun: Cariyene ve oğluna zarar verebilirim. Bunu istemeyiz öyle değil mi?’

‘Evet, ama çölde nasıl yaşarlar? Yanımızda kalırlarsa hastalanıp, ölebilirler ama giderlerse de ölebilirler’ dedi İbrahim.

‘Rabb’ ine sor’ dedi Saray. İbrahim gökyüzüne baktı. ‘Rabb en doğrusunu bilir’ dedi İbrahim.

 

ÜÇÜNCÜ SAHNE

Rabbin gönderdiği görevliler, görüşme sırasında Saray’ ın da yanlarında olmasını istemişlerdi. Saray’ ı haklı bulmuşlar; Hacer’ in ve İsmail’ in çöle gönderilmesinin doğru olacağını söylemişlerdi. Aslında sadece biri konuşuyor diğeri hiç konuşmuyordu. Rabbin görevlileri insana benzerdi ama insan olmadıkları hemen anlaşılırdı. Sadece biri konuşur, diğerleri susar, etrafa bakar, yere bakar konuşanın söyleyeceği bitince de onunla giderlerdi. Bu kez iki görevli gelmişti. Konuşan görevlinin adı Elçi’ ydi.

Konuşacaklarını Saray’ ın da duymasını istiyorlardı. ‘Bundan sonra Saray’ a ‘’Sara’’ diyeceksin’ dedi Elçi. ‘O artık doğurgan olacak.’

Saray güldü. ‘Benim içimdeki gücü keserseniz ölürüm. İçimdeki güç varken de… bebeğim… nasıl yaşayabilir ki? Beni yaşatan güç nedeniyle gebe kalamıyorum zaten.’

‘İçindeki gücü değiştireceğiz. Gebe kalabileceksin. Doğum yapabileceksin. Bebeğinin soyu dünyaya yayılacak ve dünyanın sahibi olacak’ dedi Elçi. Konuşmayan görevli Saray’ a yaklaştı. Omzuna dokundu. Saray yavaşça yere uzandı.

 ‘Artık bizi duyamaz İbrahim. Sen Abram’ ken nasıl ‘İbrahim’ olduysan Saray da ‘Sara’ olacak. Artık o farklı biri olacak. Bu yüzden adı değişecek. Buradan uzaklaşalım ve Lut hakkında konuşalım seninle’ dedi Elçi. İbrahim, Elçi’ nin peşinden gitti. Saray, Sara olmak için uyumuştu.

‘Lut’ u ve kızlarını kurtaracağım ama kavmini yok etmekle görevlendirildim’ dedi görevli. İbrahim bunu niçin söylediklerini anlayamadı. Lut yeğeniydi. Rab kendisine de gönderirdi habercisini Lut’ a da. Farklıydı mesajları. Lut ilim sahibiydi. Kızları doğmamıştı. Lut’ un ilmiyle yürür konuşurlardı ama insan değildiler. Lut kavminin yok edileceğinin kendisine bildirilmesine şaşırmıştı İbrahim. Aklı Saray’ daydı. Kusursuz güzellikteki kadın, şimdi kusursuz bir anne olması için uyutulmuştu. Onu çok seviyordu İbrahim. En tuhaf aşk öyküsünün kahramanı olduğunu biliyordu. Benzersiz bir aşk öyküsüydü onlarınki.

‘Vakit var mı, Lut kavmi için?’ diye sordu İbrahim. ‘Karar verildi.’ dedi Elçi. ‘Vakti en iyi Rabb bilir.’

 

DÖRDÜNCÜ SAHNE

Lut, görevlileri evine henüz almıştı ki kapısı çalındı. Lut biliyordu gelenlerin niyetini. ‘Artık bu işlerle uğraşmayacağını söylemiştin’ dedi kapısını çalanların önde geleni. ‘Eğer bizim aramızda yaşayacaksan büyü yok, sihir yok, demiştik sana. Uğraştığın şeyler koyunlarımızı hastalandırdı, buğday başaklarını bozdu, komşularını yatağa düşürdü. Daha önce uyarmadık mı seni?’

Lut, sonradan gelenlerin görevlileri görmesini istemiyordu. Kızlarını da yıllardır saklamıştı onlardan. ‘Evine gelenleri gördük’ dedi kapıdan içeriye ilk giren. ‘Onları bize ver’ dedi bir başkası. Lut; ‘Onlar misafir’ dedi ‘Rabb’ ı kızdırmamalısınız. Hem bana gelen misafiri siz ne yapacaksınız?’

‘Sen de biliyorsun ki bir kapı yapmaya çalışıyoruz. Düne ve yarına açılabilen bir kapı… Amcan İbrahim’ in geldiği Hind diyarına, kuzeyin buzlu ovalarına, denize hatta gökyüzüne açılan bir kapı yapmak üzereyiz. Bize güç lazım. Rüzgardan, yıldırımdan daha büyük bir güç. Misafirlerini alacağız ve içlerindeki gücü kullanacağız. Dünya daha eğlenceli bir yer olacak.’

‘Eğer size güç lazımsa kızlarımı alın’ dedi Lut, ve kızlarını çağırdı. Kızları geldi. Bunlar kuş şeklindeydi. Dört taneydiler. Dördü de uçarak gelmişti. Dördü de havada duruyor, Lut’ un emirlerini bekliyorlardı. ‘Kızlarımı alın’ dedi Lut, ‘Misafirleri rahat bırakın. Beni utandırmayın.’

‘Kızlarının gücü ancak kuşların ki kadar olmalı. Biz misafirleri istiyoruz. Onların içini açıp güç kaynaklarını alacağız. Kapı için bu yeterli olacaktır.’ Henüz sözü bitmemişti ki misafirleri bulup getirdi adamları. Misafirler direnmediler. Lut onlara bakıp hüzünlendi. Misafirlerden konuşanı yani Elçi, yalnız Lut’ un duyabileceği bir sesle ‘Biz buraya zaten bu görev için gelmiştik. Bütün kavmini yok edeceğiz. Neyi, kimi almak istiyorsan yanına al ve uzaklaş buradan. Dağı aşman gerekiyor. Yoksa sen de kavminle birlikte yok olursun.’ dedi.

 

BEŞİNCİ SAHNE

Lut henüz dağı aşmamıştı ki patlamanın sesini duydu. Eğer arkasına bakıyor olsaydı gözleri kör olurdu. Patlamanın sesiyle arkasına bakan karısının gözleri kavruldu. Lut, ‘Kızlarım kurtarın bizi’ dedi. Kızları Lut’ a yapıştılar ve onu havaya kaldırıp hızla taşıdılar dağın ardına. Kızları, kalanları kurtarmak için geri döndüklerinde Lut’ un karısının da hayvanlarının da öldüğünü anladılar. Enkazdan eşya almamaları gerektiğini biliyorlardı. Artık kirliydi onlar.

Lut, patlamanın tesiriyle uyudu. Geceler ve günler boyu uyudu. Üç aydan fazla uyudu. Titredi uykusunda. Üşüdü. Terledi. Kızları onunla yattılar. Ağzına su ve şerbet damlattılar. Lut, uyandığında yaşlı ve hasta bir adamdı artık.

 

ALTINCI SAHNE

‘Beni öldürmen gerekiyorsa öldürmelisin’ dedi oğlu.

‘Seni öldürmem gerekiyor. Çünkü sende bir kusur varmış ve eğer seni öldürmezsem gelecekte bütün insanlar bu kusur nedeniyle yok olacakmış. Rabb, bizim için bunu planlamamış.’ dedi İbrahim.

‘Beni öldürmen gerekiyorsa öldürmelisin’ dedi oğlu, yeniden.

‘Hep bir evladım olmasını bekledim. Rabb dualarımı kabul etti. Şimdi de sıra bende; Rabb’ ın istediğini yerine getirmeliyim. Ağlamamalıyım. Üzülmemeliyim. Ölüm, bizim için bir son değildir. Bu dünyanın dengesiyle öbür dünyanın dengesi denk olmalı. Rab istediyse bir nedeni olmalı.’ dedi İbrahim.

Bıçağı eline almıştı ki tepeden aşağıya bulundukları yere doğru gelen görevliyi gördü. Görevlinin kucağında koç vardı. Görevliyi bekledi. Oğlunun gözlerine bağladığı bezin düğümünü çözdü. Ne kadar güzel gözleri vardı oğlunun.

Görevli yanlarına geldi. Bu görevli Elçi değildi. Konuşmuyordu. Ama İbrahim söylemek istediklerini anladı. ‘Bize hep ‘’başka bir yolu yok mu?’’ diye soruyordun ya. İşte sana başka bir yol İbrahim’ demek istiyordu görevli ‘Bu koçu kes. Kanını akıt. Etinden oğluna yedir. Bu koç oğlun için hazırlandı. İlaçlıdır. Sen yeme. Sadece oğluna yedir. Üç gün sadece bu koçun etini yiyecek. Üçüncü günden sonra koçtan kalanları gömmen gerekiyor. Oğlun bu üç günden sonra Rabb’ ın planladığı oğul olacak.’

‘Adını değiştirecek miyim?’ diye sordu İbrahim.

‘Hayır’ demek istediğini anladı görevlinin ‘Buna gerek yok.’

 

YEDİNCİ SAHNE

Lut’ u uyandıran Elçi’ ydi. Lut, onu sesinden tanımıştı. Elçi’ nin tanınacak bir yüzü yoktu artık. Kendisini görenleri korkutmamak için uzun kalın bir cübbe giymişti. Yüzünü de cüzzamlıymış gibi sargı bezleri sararak gizlemişti. Onun yüzünü kızlarının sardığını anladı çünkü elleri yoktu artık onun. Elçi’ nin, kızları üzerindeki etkisini biliyordu Lut. Bu yüzden şaşırmadı.

‘Beni buradan götürmelisin.’ demişti Lut’ a. Lut, onu nasıl götürebileceğini düşündü. Kavminin yok olduğu yerden uzaktaydılar ve oradan yüksekteydiler. Buna rağmen her taraf tozla kaplıydı. Elçi’ yi ne tarafa götürebilirdi? Ve bunu nasıl yapabilirdi?

Elçi dedi ki ‘Bana bakır lazım. Bana demir lazım. Hayvan kanı ve kemiği ve eti de lazım. Ve kil ve sert toprak ve yüksek taş blokları lazım. Bunların hepsini bulabileceğimiz bir yer olmalı’

Lut, ‘Öyle bir yer bilmiyorum ama bulurum.’ dedi.

O zaman Elçi, Lut’ a planını anlattı. ‘Ben’ dedi ‘uykuya geçmek üzereyim. Konuşmasam da, hareket etmesem de öldüm sanma. Asla ölmem ben. Sana söyleyeceklerimi yap. Benim göğe çıkmam, bu anlatacaklarımı yapmana bağlı. Bu gördüğün kayadan şu karşıdaki tepeleri içine alacak kadar geniş bir alan lazım. Senin evinin iki misli genişliğinde çukur kazacaksın. Etrafına yirmi otuz kadar, senin yok olan evinin genişliğinde çukur kazacaksın. Zeminleri su geçirmez kilden olacak. Çukurların ortasına birbirine bakan iki sütun dikeceksin. Çukurların içlerini hayvan ölüsü ve suyla dolduracaksın. Ortalardaki sütunların birinde demir diğerinde bakır çubuk olacak. Çubukların bir ucu yere, kil toprağa değecek diğer ucu taş sütunun tepesine kadar çıkacak. Ortadaki iki evlik çukura iki sıra toprak döşeyeceksin. Birine bakırlı, diğerine demirli toprak. Etraftaki çukurlar güç kaynağı olacak. Ortadaki benim kanatlarım olacak. Etraftaki güç kaynaklarından merkezdeki çukura bakırdan çok ince yollar açacaksın. Hangi yol hangi sütundan anlamak için sütunlara işaret koy…’

Elçi artık konuşamaz oluncaya kadar hiç durmadan anlattı, anlattı, anlattı. O uykuya geçtikten sonra Lut kızlarına döndü. ‘Harran’ la, Fırat arasında bir tepeye gidiyoruz’ dedi. Kızları canlandılar.

 

SEKİZİNCİ SAHNE

Sara, sarayda Elçi’ yi görünce şaşırdı. ‘Benim için mi geldin?’ dedi. ‘Hayır’ dedi Elçi ‘Avimelek’ le konuşmaya geldim.’

 ‘Beni buradan kurtarmalısın. Ben İbrahim’ den başkasını sevemem. Ondan başkası bana el sürsün istemem’ dedi Sara. ‘Doğum yapmadan önce zaten kimse yaklaşamazdı yanıma. Hastalandırırdım çevremdekileri. Sadece İbrahim durabilirdi yakınımda. Ama şimdi?’

‘O zamanlar adın Saray’ dı. Şimdi Sara’ sın. Saray anne olamazdı çünkü içindeki bebek daha doğmadan ölürdü. Doğurabilmen için içindeki gücü değiştirdik. Bunu biliyorsun.’

‘İbrahim’ e dönmek istiyorum’ dedi Sara. ‘Bunlar başımıza senin yüzünden geldi. Lut seni bize getirdi. Ölmüştün. Ellerin yoktu. Yüzün yoktu. Bir plandan söz etmişsin. İbrahim, mecbur kaldı Avimelek’ ten yardım istemeye. Ona yedi dişi kuzu götürdü ve yardım istedi. Avimelek, beni öyle gördü. Sarayına öyle getirdi. Beni buradan çıkarmalısın.’

‘Ben de o kuyular için daha doğrusu çukurlar için geldim. Adamları birkaçını kaçak kullanıyor, kendi hesaplarına altın kaplıyorlar. O çukurlar beni diriltti ama gökyüzüne çıkarmaya yetmediler. Ellerim hala yok ve yüzüm de yok. Gücüm de sınırlı. Ama sana yardım edeceğim. Avimelek, yaptığı hatayı rüyasında görecek.’

 

DOKUZUNCU SAHNE

‘Bana niçin söylemedin eşin olduğunu?’ bunu söylerken kızgın değildi Avimelek, şaşkındı.

‘Beni öldürmenden korktum’ dedi İbrahim.

‘Ama ‘’kardeşim’’ dedin. Senin gibi birine yakışır mı yalan söylemek? Seninle anlaşma yaptık. Bakırımı altına çevirdin. Ben de sana yardım ettim. Benim ordum olmadan o kuyuları açabilir miydin? O kadar bakırı, demiri bulabilir miydin, benim yardımım olmadan? O kadar taş sütunu kuyulara nasıl indirecektin? İbrahim bana niçin yalan söyledin?’

İbrahim önüne baktı. Güzel Sara’ yı düşündü.

‘Sana yalan söylemedim o benim kardeşimdir. Annelerimiz farklıdır. Babalarımız da... Ama biz kardeşiz. Elçi bizi Rabb’ ın emriyle yeniden diriltti. Birlikte doğduk. Aynı karında. Beni mancınıkla ateşe attılar. Sara o zaman Sara değildi. Sözlümdü. Beni kurtarmak için ateşe atladı. Elçi beni ve onu kurtardı. Zarar görmüştük. Bedenim yanmıştı. Sara’ nın yanığı daha kötüydü. Büyükçe bir sepetten çıktığımı hatırlıyorum. Elçi artık adımın İbrahim olduğunu söyledi o gün. Sara’ yı, o benim çıktığım sepete koydular. Çıktığında adı Saray oldu. Tamamen yanmış olan bedeninde hiç iz kalmamıştı. Sepete girmeden önce de güzeldi ama sepetten çıktıktan sonra bambaşka bir güzelliği oldu. Parlak, güneşte kararmayan bir derisi vardı artık. Uzamayan ve kısalmayan düz saçları vardı artık. Uzun boynu, kalın biçimli bacakları, ince beli, hep gülümsüyor gibi duran dudakları, baktığı her şeye neşe veren gözleriyle, telaşlı yürüyüşüyle büyülü bir güzel oldu. Elçi sevgisinin ve cesaretinin ödüllendirildiğini söyledi. Ama güzelliği başımıza beladan başka bir şey getirmedi. Ama yine de doğrusunu Rabb bilir. Aynı sepetten çıktık. O yüzden kardeşiz onunla.’

‘Ama niçin sizi kurtardılar? Neden Sara? Neden sen?’ dedi Avimelek.

‘Biz seçildik. Seçilmiş olanız.’

‘Ama niçin siz seçildiniz de bir başkası seçilmedi? Seçilmeyen birinden ne üstünlüğün var?’

‘Bir üstünlüğüm yok kimseye. Sara’ nın da bir üstünlüğü yoktu. Elçi’ nin anlattığına göre; Nuh’ un gemisinde bir sorun varmış. Geminin yolunu bulması için yeni bir insan ırkına ihtiyaç doğmuş. Bu insan ırkını geliştirmek için bizi seçmişler çünkü ateşe atılınca ölmemiz gerekirmiş. Yani ölüymüşüz ilerisi için. Bizden doğacak insan ırkı Nuh’ a yardım edecekmiş. Zaten kurtarmasalar ölü olmamız gerektiği için ilersine bir zararımız olmayacakmış.’

‘Nuh öleli çok oldu. Belki de binlerce yıl geçti’ dedi Avimelek.

‘Evet, ama doğması için de binlerce yıl geçecekmiş.’

 

ONUNCU SAHNE

‘Geldiğini duymadım’ dedi İbrahim.

‘Ben hep seninleyim İbrahim’ dedi Elçi.

Yatakta yatan Sara’ dan gözlerini ayırmadan konuştu İbrahim: ‘Bu sefer yapacak bir şey yok değil mi? Bu sefer tamamen öldü.’

‘Rabb’ inin gücü her şeye yeter. Ama artık Sara için verilen süre doldu. Yüz yirmi yedi yıl, kısa bir süre sayılmaz.’

‘Onu götürecek misin?’

‘Onu, Dünya’ da bırakamam. Biliyorsun. Yüreği de, Onu çalıştıran güç de buradan değildi. Teni ve gözleri de buradan değildi. Birkaç kemiği de. Rabb, onu cennetine istiyor. Göğe yükselteceğim onu.’

İbrahim, Elçi’ ye baktı. ‘Ellerin, yüzün… iyi olmuş. Düzelmişsin.’

‘Rabb, itaatinden memnun İbrahim. Bu yüzden şuana kadar çukurları kullanmana izin verdi. Ama artık o çukurlar kapatılmalı. İnsanlar henüz hazır değil böyle bir gücün varlığına.’

‘Seni göğe çıkaran güç, bizi de göğe çıkarmaz mı?’

‘Öyle kolay olmuyor İbrahim göğe çıkmak. Bir sürü anahtarın olacak. O anahtarları doğru kilide yerleştireceksin. Gök, sırlarla dolu.’

‘Nasıl bir şey göğe çıkmak?’

‘Benim merak ettiklerimin yanında değersiz bir şeydir İbrahim. Hapşırmak, koklamak, zıplamak gibi o kadar çok şeyi merak ediyorum ki sizlerle ilgili… Mesela ‘Sevmek’ nasıl bir şey?’

İbrahim, Sara’ ya baktı: ‘Yanmaya benzer.’

‘Onu götürmeliyim İbrahim’ dedi Elçi. Sara’ yı kucağına aldı. Kanatlarını açtı.

‘Güle güle güzel kadın’ dedi İbrahim ‘Senin gibi biri, bir daha asla olmayacak.’

 

 

 


Kaynakça

Kullanılan Görsel: Uğur Akalın'a aittir.

18-08-2020
Osman Akalın

Osman Akalın

Öykü Yazarı

1969, Bünyan/Kayseri doğumlu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu.

2005 yılında En İyi Korunan Oda kitabı yayınlandı. Bir yıl sonra Yükseklerde romanı yayınlandı. Ama bu iki kitap da dağıtım imkanı bulamadı. 2007 yılında Renkler öyküsüyle Edebiyatçılar Derneği ödülünü kazandı. Bu öykünün de içinde yer aldığı öykü kitabı 2011 de yayınlandı. 2013 yılında Sarıl Bana Hep kitabı yayınlandı. 2012 yılından 2017 yılına kadar TRT Ankara radyosu için metin yazarlığı yaptı. Rıgrıgın Yedi Sayısı ve Abı Hayatı Bulan Kadın isimli romanları da olan yazarın resmi yaşam öyküsü bu kadardır. Bir de resmi olmayan, daha neşeli bir yaşam öyküsü vardır ki o da şöyledir efendim:

 Yıkanmış beton kokusuna, bir de leylak kokusuna vurgundur. Turuncuya ve yeşile zaafı vardır. Koşmayı, yürümeyi, bisiklete binmeyi sever. Yalnızca patates kızartması ve beyaz peynirle yaşayabilir. Mucizelere inanır. Elli yaşına kadar ki ömründe fazladan, yani rahatça harcayabileceği parası hiç olmadığı halde para geldiğinde hazırlıksız yakalanmamak için mali planlar yapar. ( Hangi arabadan alınacak. Dünya gezisine nerden başlanacak gibi.)

İyi bir insan, iyi bir evlat, iyi bir vatandaş, iyi bir baba, iyi bir eş, iyi bir damat, iyi bir doktor olmaya çalışır. Nedir? Bunların hepsi zaten ayrı ayrı zor zanaatken hepsini birden künyesine yazdırmaya çalışmak yorucu, yıpratıcı gelmiştir yazarımıza. Sözcüklerin mukavemetini tartıp da inşa ettiği metinlere kaçırıp da orada barındırır ruhunu. Eserlerinde kötü adam yoktur. Kötülük eden bile, istemeden eder kötülüğü. Gerçek dünya böyle değildir. Bunu bilir. Ama almaz kendi kurgusuna kötüleri. Acır onlara. Kimseyi kınamaz. Nefret duygusu yoktur. Kin gütmez. Bu yüzden olacak ‘aşk’ sözcüğünün anlamı da muammadır yazara.

Beğendiği yazarları da anmak isterdik burada ama yola çıktığında hayranı olduğu kalemlerin çoğu geride kalmıştır artık. Nefesleri yetmedi anlamında değil geride kalışları, yaşandı bitti anlamındadır. Kemal Tahir’ e, Kemal Bilbaşar’ a, Tarık Buğra’ ya, Ayla Kutlu’ ya, Cevat Şakir’ e, Sabahattin Ali’ ye hala şapka çıkarır. Salah Birsel’ e benzese ister kalemi ama klavyede yazar yazılarını ve yazdıkları kurgudur. Bir de Tomris Uyar’ la tanışmış olmak isterdi. Tarih buna müsaade edebilirdi ama talih müsaade etmedi.

Eğlenceye, dost meclisine, sohbet ortamına katılmaz pek. Evden işe, işten evedir onun yaşamı. Sosyal yaşamında mütevazı olsa da sanat yaşantısında görkemi sever. Yüksek bütçeli filmleri, kalabalık kadrolu gösterileri, coşkulu müziği, ısıran mizahı tercih eder. Sanat hakkında günlerce, haftalarca hiç durmadan konuşup can sıkıcı olabilir. Yeri gelmişken söyleyelim; yazdığı metinler kadar parlak biri değildir.  Türkçenin en görkemli metinlerinin yazarının (Kendini öyle görür.) bu kadar sade biri olması edebiyatseverleri şaşırtır. Bu arada aksi ve inatçıdır. Asla pes etmez.           

Profil Resmi: Uğur Akalın'a aittir.

osmanakalin38@gmail.com