Dutun Tadı 'Lütfiye Şahin'

A+ A-

Kokular veya tatlar anılarımızı belleklerimizden çağırmamıza yardımcı olur çoğu zaman. Bazen bir koku ile gideriz geçmişe bazen bir tat ile. Bazen de bir tat, Ta’m e Guilass filminde olduğu gibi, hem geçmişi hem geleceği yani hayatı vadeder.
1997 yapımı Ta’m e Guillass (Kirazın Tadı) filmi ile Abbas Kiyarüstemi, seyircisini Tahran’da bir gezintiye çıkarır. Bu yolculukta seyirci, Bedii Bey' in arabasında, onun gittiği yolda, onun aradığını bulmaya çalışır film boyunca. Bedii Bey, Tahran’ın kenar mahallelerinde kendisine yardım edecek birini aramaktadır.

Önce karşılaştığı ameleye ve çöp toplayıcısına kendisine yardım etmeleri için bir teklif sunar fakat daha ne için yardım istediği anlaşılmadan teklifi geri çevrilir. Vazgeçmek niyetinde olmayan Bedii Bey arayışına ve yolculuğuna arabasına aldığı Kürt bir Asker ile devam eder. Hangi iş için yardım istediğini açıklamadan önce Asker’i ikna etmeye çalışır. Hem işin ne önemi vardır ki? Sonuçta bir amele, açtığı çukurun hastane mi hapishane mi olduğunu bilmeden de çukur kazabilir. Tozlu ve virajlı yolun sonunda varmak istediği yere ulaşan Bedii Bey, nihayet ne için yardım istediğini açıklar.

Asker’in vardıkları yerde bulunan çukura ertesi sabah altıda tekrar gelip iki defa Bedii Bey diye seslenmesini, eğer cevap gelirse elinden tutup çukurdan çıkarmasını gelmezse de üzerine 20 kürek toprak atmasını ister. Üstelik Asker her halükarda 20 bin tomar para kazanacaktır. Geçmişte çiftçi olan bir Asker için çukura 20 kürek toprak atmak bir ağacın köküne gübre saçmaktan ne kadar farklı ve zor olabilir ki? Ancak Bedii Bey’in ikna çabaları sonuç vermez ve çukura dahi bakmayan Asker, sadece 20 kürek atarak hayatını kurtaracak parayı kazanabilecekken hayatı boyunca silahını kullanacağı kışlasına doğru koşar. Bir sürüye ait olan kuşların özgürce uçuşu kadar hür ve cesur bir karardır kürek yerine silahı tercih etmek. Bu tercih ile silah, savaş, ölüm, cesaret ve korkaklık kavramlarını düşünürken buluruz kendimizi ve tekrar Bedii Bey ile koyuluruz tozlu topraklı yollara.


Topraklı yolun bu kez vardığı durak bir bekçi kulübesidir. Arabasından inip bekçi kulübesine çıkan Bedii Bey, etrafına bakar ve manzaranın güzelliğinden bahseder. Bedii Bey’in gözlerinden gördüğümüz manzara, her güzel şeyin başlangıç ve bitiş noktası olan topraktır. Manzarayı seyrederken Afgan güvelik görevlisinin hemşerisini fark eder. Belki de kendisine yardımcı olacak kişiyi bulmuştur. İran’a ilahiyat fakültesinde okumaya gelen bu Afgan gence arabayla dolaşmayı teklif eder ve ona da yardım talebini anlatır. Gencin cevabı ise açıktır: İnsan kendisine emanet edilen bedene kötü davranamaz, intihar günahtır. Peki, insanın mutsuz olması ve bu nedenle etrafındakileri hatta sevdiklerini üzmesi günah değil midir? Belki de Allah’ın büyüklüğü, bağışlayıcı olmasından ve kullarını istemedikleri bir hayatı yaşamaya mecbur bırakmamasından geliyordur. Bu nedenle intihar bir seçenektir ve bu seçenek bir kavram olmaktan çıkıp eyleme dökülmelidir. İlahiyat Öğrencisinin tekrarladığı emir ve öğretilerin bilincinde olan Bedii Bey’in istediği nasihat de değildir, yardımdır. Bu yardımı tekrarlar ve uyku haplarımın hepsini alacağını, sabah gelip çukurunun üzerinin bir toprakla örtülmesini istediğini söyler. İnsanın kendisini öldürmesinin başkasını öldürmek kadar günah olduğunu bilen Öğrenci de kazanacağı paraya rağmen bu teklifi geri çevirir. Uykuya dalarcasına huzurlu bir ölüm, mutsuz eden bir yaşam sürmekten daha günah mıdır sorusunun cevabını henüz verememiş olan Öğrenciden ayrılır ve iş makinalarının, kepçelerin yığdığı toprak altında kaybolmuş buluruz kendimizi.


Arabada işittiğimiz yabancı bir sesle birden çıkarırız kendimizi toprağın içinden. Bu ses, yardım etmeyi çoktan kabul etmiştir ama başka bir yardım yolunun da varlığına inanmaktadır. Yolculuğun geri kalanında Bedii Bey’in gittiği yoldan değil kendi bildiği uzun fakat daha rahat yoldan gitmeyi teklif eder. Toprak yolda ağaçlar belli belirsiz yeşermeye başlarken kendi hikayesini anlatmaya başlar Bakiri Bey. Henüz yeni evliyken başından bela eksik olmayan Bakiri Bey, bir gün güneş daha doğmadan intihar etmek için evden çıkar. Arabasına aldığı ipi asmak için çıktığı dut ağacında elinin altında yumuşak bir şey hisseder: dut. Dutları bir iki derken yemeye başlar ve o sırada güneşin doğuşuna şahitlik eder. Okula giderken dutluktan geçen çocuklar için dut ağacını sallar ve onların da dutlardan yemesi için yardım eder. Yaşamına son verme niyetiyle çıktığı ağaçtan karısına götürmek için topladığı dutlar ile iner.  Bir dut, sadece bir dut, Bakiri Bey’i kararından vazgeçirmiştir. Fakat o dut ile her şey değişmiş midir? Hayır, her şey değişmemiştir. Fakat en önemli şeyi, Bakiri Bey’in kendisini, değişmiştir. Bakiri Bey’in anlattığı bir Türk fıkrasında olduğu gibi nereye dokunursak orası acımıyordur, acıyan belki de kırık olan parmağımızdır; yani hasta olan bakış açımızdır. Bu nedenle belki tozlu yol seyirciye artık daha ağaçlı ve renkli geliyordur.
                                                     

Bedii, Bakiri Bey’i çalıştığı müzeye bırakırken neler yapması gerektiğini tekrar anlatmasını ister ve sözünü tutmasını ister. Hasta olan çocuğunun tedavisi için bu teklifi kabul ettiğini anladığımız Bakiri, bir dosta verdiği sözü tutacağına yemin eder ve ayrılırlar.  Dönüş yolunda ilk defa dışarıdan birisi Bedii’den bir şey ister. Bir çiftin fotoğrafını çekerek o anı ölümsüzleştiren Bedii, hızla müzeye geri döner. Bu sırada müzede bir tahnitin nasıl yapılması gerektiğini anlatan Bakiri’ yi bulur ve ondan yeni bir şey ister:

-Gelirken iki taş getirin ve onları bana atın. Hala uyuyor olabilirim.

+İki taş yetmez, 3 getireceğim.

 -Omuzlarımı da sarsın.   
   


Artık üzerine toprak atılmasunu değil uyandırılmayı isteyen Bedii Bey, güneşin batışını izler ve evine gider. Sabaha karşı yağmurlu ve fırtınalı bir havada tekrar çıkar yola ve bir ağacın dibine kazdığı çukura girer. Sabah olduğunda bulutlar dağılmıştır ve sinemasal evrenden gerçek evrene geçiş yaşanmıştır. Ekranda Abbas Kiyarüstemi ve kamera arkası ekibi görülür. Film boyunca çorak toprak olarak gördüğümüz yerde kameranın değişen açısı ile yeşil çimenleri de görmeye başlarız.

Bakiri Bey’in hayatını sonlandırmak için çıkıp yeni bir hayat anlayışı kazandığı dut ağacı ve dutun tadı benim için de çocukluk anılarım demek. Dalında sallandığım dut ağacının meyvelerinden yapılan pekmez ve yoğurdu birleştirerek yaptığım basit tatlım ise çocukluğumun en güzel tatlarındandı. Şimdilerde bir şeyler atıştırmak için ne zaman bu basit karışımı yesem çocukken annemlerin odun ateşinde pekmez yaptığı o anlara gider etrafa yayılan pekmez kokusunu hatırlarım. Olgunlaşan dutlardan pekmez yapmak için dut ağacının dibine serilen beyaz örtülerin üzerine dutlar silkelenirdi. Çürümüş dutlar ayıklanırken bir yandan odun ateşi ve pekmez tavaları hazırlanır. Ayıklanmış dutlar tavalara alınır 10’a 1 oranında su koyulup iki taşım kaynattıktan sonra süzme torbalarına alınır. Güzelce süzülerek posası çıkarılır. Süzülen su bir kez daha süzgeçten geçirilerek pekmez olmak üzere tekrar tavaya alınır. Kıvam alan pekmez afiyetle yenmek ve farklı tariflerde kullanmak üzere hazır hale gelirdi. Siz de odun ateşinde olmasa da kendi dut pekmezinizi yapabilir ya da mevsimlerin bize getirdiği bin bir çeşit meyve ile kendi pekmez tariflerinizi yaratabilirsiniz.

 


Kaynakça

https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/667258

https://www.imdb.com/title/tt0120265/

15-02-2021
Konuk Blog Yazarları

Konuk Blog Yazarları

info@medyacuvali.com

www.medyacuvali.com

Konuklardan Diğer Yazılar

Bu yazılar da ilginizi çekebilir