Bir Sorunun Doğurduğu Alkışlar ve Yuh Sesleri: Felsefe Nedir?

A+ A-

“Bu evrenin ilk maddesi nedir?” diye insanca bir merakla başlayıp bugüne dek sorularını yine aynı insancalıkla uzatıp gelen felsefe, nasıl oluyor da kendi neliğine dair bir şeyler söylemeye gelince kekelemeye başlıyor? İnsana, yaşama, ahlaka, aşka, bilime, inanca, varlığa dair peşin sıra cevaplar üretip her cevaptan da bir soru daha doğurabilen felsefe, neden kendi üzerine konuşmak olunca konu, birkaç saniye durmak zorunda kalıyor? Herkes ve her şey hakkında bir fikri varken mesele aynaya bakmak olunca dili tutulan bir insana mı benziyor felsefe? Yoksa asıl mesele, tam da “kendini bilmenin” yürütmeye başladığı çetin, engebeli, dar, dik bir yokuşu çıkarken mi başlıyor? “Nedir?” aslında bakarsanız ne korkunç bir soru! Bir şeyi, bu dünya içinde vuku bulduğun bir dille anlatmak. Bir şeyi, bu dilin sana yüklediği zorunluluklar içine sıkıştırmak. Bir şeyi, diğer şeylerden ayıranın ne olduğunu söylemek için onu tanımlamak. Sınırlar örmek, diğerleriyle aralarına. Farklarını saptamak ve aramak ortaklıklarını. Felsefeyi de bu “Nedir?” sorusunun başına koyunca ne zor oluyor dik ve sarp yokuşun sonundaki güneşi doğurması.

Düz, beyaz bir tahtaya philosophia yazıp bilgelik sevgisi demeyelim buna. Ya da kelimeleri ayırıp da etimolojisinin resmini çizmeyelim. Bilim ile farklarını sıralayıp “Felsefe bilim değildir, çünkü kesin yargılar üretmez.” deyip geçmeyelim. Din ile felsefenin normlar üzerine farklılıklarını ortaya koyup çekilmeyelim aradan. Ya da ezberletilmiş cümle tamlamalarının üzerinde gözlerimizi gezdirip çevirmeyelim bakışlarımızı hemen başka yana. Aksine, tüm bunların üzerinden hiç ayırmadan gözlerimizi yüksek, uzun, eski bu binanın her penceresinden ayrı ayrı bakmayı deneyelim. Çünkü en kaba tabiriyle felsefe, kalın kolonların ayakta tuttuğuantik biryapının her boşluğundan, aynı manzaraya başka bakan insanların resmidir. “Felsefe bir meyve bahçesine benzer, mantık bahçenin duvarıdır, fizik ağaçlarıdır ve etik meyvesidir…” diyor Zenon. Bundandır bir bilim olmayışı ama anası oluşu tüm bilimlerin. Etik, insanların yaşayarak öğrendikleri ve yaşamla öğrettikleri bir alan. Bir anadan dünyaya gelen yolcunun, görünce dünyaya gönül verdiği yerdir etik. Bundandır birbirini kovalaya kovalaya gelişi felsefenin. İnsan, etrafındakilere olan merakını felsefenin soruları ile dile dökerken, felsefe insana kendisini sorduracaktır.Bundandır suladığı saksının hangi çiçeği açtıracağını bilmeyişi. Bir soru işaretidir felsefe, her sorunun sonuna yakışmayan. Çünkü soru, sana kendini seçtirir. “Kendi yerindedir zihin ve yaratabilir kendi içinde cehennemden bir cennet, cennetten bir cehennem.” Neden korkarız sorulardan? Ummadığımız bir anda keskin sınırlarımızı yırtıp atabilir diye mi? Öyle inandığımız ve bu inançlar uğruna yaşamayı seçtiklerimizi söküp deler diye mi? Dokuduklarımızın arasındaki bir deliğin yamasını hiçe sayar diye mi? Üst üste döşediğimiz taşların dengesini bozar diye mi?  Sormak, iz sürmektir öyleyse. İzini aramaktır yaşamın.  Soru senden doğarken rastladıkların seni doğuracaktır. Sormak, senin bulduklarına yönelttiğin en güçlü silahınken namlunun ucuna yine seni koyduracaktır. Sor, bu zor olandır. Elleri, kolları doğuştan bu yana zincirli mahkûmların duvarda gerçek sandıkları gölgelerin,bir anda sahte olduklarını görmeleri kadar zor;içine atıldığın profan dünyanın sana çizdiği çemberin çizgileri üzerinden atlamaya çalışmak kadar zor olandır. Bundandır kümülatif oluşu felsefenin. Bir başkasının sorusuna da yine kendi cevabını aratacaktır. Bir başkasının paragraflarca sıraladığı cevapları arasından belki bir cümlenin altını çizdirecektir sana. Ama o bir cümle sana yeni bir kitap yazdıracak, seni yeniden kurgulayacaktır. Evet! Yeniden kurgulamak. Felsefe, yaşam içerisindeki sorgularınla bildiğini sandığın ne varsa onu yeniden kurgulama cesaretine sahip olanlarındır. Üç bin yılın derdine kafasını çevirmeden bakabilenlerin gözlerinde kalanlardır.Kapının kilidinin ardından dünyaya korkmadan bakabilenlerin dilidir felsefe. İnsan, bu meyve bahçesi içerisinde bir kez dolanmaya başladı mı, bir daha hareketsiz kalamayacaktır artık. Alkışlar.

Ama kesin sınırları yoktur felsefenin. Her yarattığı cümlenin sonuna noktayı kolay koyamaz. Ya da koyulan noktalar virgüle dönüşür bir başkasının eserinde. Birinin derin uykularını bir başkasının esini sonlandırır. Birinin arayıp bulamadıklarını yolun ortasında devralır öteki. “Öyleyse, nasıl mümkün olur felsefenin nedirini cevaplamak! Onun meyve bahçesinin etrafına bir çit örmek nasıl mümkün olur? Mümkünse, felsefenin o sonsuzluğuna, insanları yaşamaya devam ettikçe, dünya son bulmadıkça onunla birlikte yol alacak oluşuyla çelişmez mi sınır çizmek? Ona soru sormak, birikmek, aramak, bulmak, böyle olmak, şundan şu sebeple ayrılmak gibi terimler ile karşısında durmak ayıp değil mi?” diye yükselen sesler olacaktır. Çıkış saatinin kesin ama iniş saatinin buğulu olduğu bir trene bilet almak değil midir bu? Her şey yol üstünde olup bitecek, bizi de yalnızca bunun keyfini sürmeye mecbur mu bırakacaktır felsefe? Üstelik felsefe, kendi kavramları ile konuşur. Üç beş kişinin bir masa etrafında tartıştıkları gündelik soruları kendi yolu içerisinde kavramlaştırır. İnsandan doğanın, her insan için anlaşılabilir olmasına mani olur bir bakıma. Dilini mi öğrenmek gerek felsefenin? Onun dilini bilmeyen dünyası içerisinde Fransız mı kalacaktır? Psikoloji, sosyoloji gibi alanlar onun içinden gelip kesin yargılarını sunabilirken felsefe bir bilinmezliğin için de kayıp mı olmuştur yani? Derin dalgalar içinde durup bakınca görünmeyen bir kara kadar mıdır felsefe?Öte yandan, bu ilerleyemeyişi gündelik konuşmalara bağlı kalmış olması da olabilir mi? Böyle öz bir disiplin, arkadaşlar arasında ulu orta tartışmaların konusu kadar mı olacak yalnızca? Yuh sesleri.

Haydi, tüm bunlara verecek bir cevabımızı düşünelim. Sorgulanmamış bir yaşam, değmiş mi yaşamaya onu düşünelim  “Bir insan havuza da düşse, denizin ortasına da düşse yapacağı iş yüzmektir değil mi? Şüphesiz. Öyleyse, biz de yüzmeye başlayalım, belki bir yunus sırtına alır bizi, beklenmedik bir şey olur da işin içinden çıkarız.” Diyor Devlet diyaloğu bize 453D’de. İşte felsefenin en basit renkler ile boyanmış tablosu bu olsa gerek. Sorduğun soruya verdiğin cevabın da aksini görebilmek. Yorulup, boğulup, durup ama yeniden kulaç atabilmek aradığına doğru. Çünkü ne kadar yükselirse alkışlar, bir o kadar yüksekten gelir yuh sesleri.

 

 

 


Kaynakça

Atıfta Bulunulan Eser: Platon-Devlet

Kullanılan Görsel: pexels.com

Ertaş- Yolcu Türküsü. 

14-02-2021
Eylem Karakoç

Eylem Karakoç

Felsefe

Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünden mezun oldu. İkinci Üniversite Programı ile de yine Anadolu Üniversitesi’nde Radyo ve Televizyon Programcılığı okumaya devam etmekte. 2009 yılında Ankara Başkent Tiyatroları bünyesinde almaya başladığı Yaratıcı Drama ve Tiyatro eğitimlerine Eskişehir KİM Tiyatro ekibiyle devam etti. Hala aynı tutku ile okuyor, yazıyor ve oynuyor.

eylemmkarakoc@gmail.com

ankara psikolog