Bir Katilin Kafasında Yolculuk; The House That Jack Built

A+ A-

Not: Aşağıda yer alan inceleme filmle ilgili ayrıntılı detaylar içermektedir. Eğer henüz The House That Jack Built’i izlemediyseniz, yazıyı okumanız tavsiye edilmemektedir.

Lars von Trier sıra dışı filmleri ile gündemde olan ve aynı nedenle de akıllara kazınan bir yönetmen. Yeni çıkan her bir filmi ise konuları itibariyle yeni tartışmalara neden oluyor. The House That Jack Built de seyirciyle buluşmasıyla birlikte farklı yorumlar ortaya atılmasına neden olan son yapımı oldu.


The House That Jack Built filminin konusu ise şu şekilde; Jack isimli bir seri katil, 12 yıl boyunca işlediği cinayetleri ve başından geçen enteresan olayları konu alıyor. Filmin oyuncu kadrosunda; kariyerinde pek çok farklı yapımda yer almış Matt Dillon ve ufak bir rolle olsa da Kill Bill serisinin yıldızı Uma Thurman yer alıyor.

Filmin başında izlediğimiz cinayetin çok önemli olduğunu düşünüyorum çünkü aslında bu sahne seyirciye büyük mesajlar vermekte. Normalde dinlediğimiz, okuduğumuz ya da izlediğimiz katil hikayelerinde kurbanlar hep tek tip olmuştur. Ancak bu olayda işler tersine dönüyor ve aslında kurban olan kadın karakteri seyircide olumsuz bir izlenim bırakıyor. Üstüne üstlük her zaman gördüğümüz kurbanlarını avlayan katil yerine, kurbanı tarafından zorlanan bir katil izliyoruz. Thurman’ın oynadığı 1 numaralı kurban kadın, Jack’in arabasına binmek için neredeyse elinden geleni yapıyor ve bu durum birkaç kez tekrarlanıyor. Trier’in bu hikayedeki amacının, günümüzde romantikleştirilmeye çalışan seri katil hikayelerine tepki koymak olduğunu düşünüyorum. Trier’in kadın karakterin katili neredeyse cinayete teşvik eden tavırlarını yazma nedenini de seyircilerdeki kurbanlar masum olmalı algısını eleştirmek için yazıldığına inanıyorum. Çok hızlı gerçekleşen cinayet ve sonrasında katilin izlerini saklamak için çaba sarf etmesine gerek bile duymaması da yine bu tek tip katil hikayelerine yapılan eleştiri niteliğinde.

Katil Jack’in ikinci anlattığı cinayet de yine büyük gariplikler içeren olayları göstererek başka eleştiriler barındıran bir diğer hikaye. Evinin kapısını çaldığı kadına çok saçma yalanlar söylerek girmeye çalışan Jack ne zaman ki para ile ilgili vaatlerden bahsediyor işte o zaman girmeye çalıştığı kapı ardına kadar açılıyor. Bu nokta da Trier aslında yüzümüze çok acı bir gerçekle vurmuş oluyor. Bu gerçek; insanoğlunun para için kendi canından ve güvenliğinden bile ödün verebiliyor olması. Ayrıca Jack’in takıntıları nedeniyle yaşadığı sıkıntılarda psikolojik rahatsızlıkların ne kadar önemli olduğunu seyircilere anlatıyor. Polis ile karşı karşıya gelen Jack’in çok kolay bir şekilde kaçması polislerin bu gibi olaylarda fazla dikkatsiz olmalarına karşı yapılmış bir eleştiri olmuş. Öte yandan Jack’in arkasında bıraktığı izlerin bir yağmur ile silinmiş olması, çok büyük suçların sadece şans faktörüyle ortaya çıkamamasına bir vurgu olmuş.

Trier’in bir sonraki ve üçüncü olarak anlattığı olaya çocukları da dahil etmesi hem seyircideki gerçeklik algısının uyanması amacıyla hem de katillerin akıllarının ne kadar bozuk çalıştığının vurgulanması amacıyla yapıldığını düşünüyorum. Öyle ki bu hikayedeki rahatsız edici sahneler pek çok insanın filmi izlemeyi bırakmasına bile neden olabilir.

Simple adıyla seslendiği sevgilisi ile yaşadığı dördüncü hikayede insanların etraflarında yaşananlara duyarsızlığını acı bir şekilde gözümüze sokuyor. Polisten yardım istemesine rağmen bir sonuç alamayan Simple, attığı yardım çığlıklarına da hiçbir şekilde dönüş alamıyor. Bunun farkında olan Jack ise bu acı gerçeği defalarca kez vurgulayarak, hastalıklı bir şekilde durumdan zevk alıyor.

Anlatılan son ve beşinci olay ise Jack’in kurbanları ile nasıl oynadığını ve can sıkıntısını gidermek için türlü yollar denediğini anlatıyor ve de bugüne kadar egosu nedeniyle yakalanmasına neden olacak bir sürü şey yapsa da söz konusu gerçekten yakalanmak olduğunda kaçmak için elinde gelen her şeyi yapığını görüyoruz.

Filmde bir katilin amacını ve düşüncelerini en iyi anlatan sahne ise kesinlikle Jack’in kendisini ışığın altında anlattığı sahne olmuş. Bu anlatıdaki benzetmeler o kadar güçlü ki, Jack’in motivasyonu resmen seyircinin aklından uzun süre çıkmayacak nitelikte. Aynı zamanda Jack’in yaptığı şeyleri sanatla bütünleştirmesi de Trier’in sanata yorumunun bir parçası olmuş. Sanatla ilgili düşüncelerini bu kadar özgürce anlatan Trier’i gerçekten kutlamak gerekiyor.

The House That Jack Built; herkese hitap etmeyen ancak aslında herkesle ilgili hikayeler barındıran son Trier filmi. Trier’i sevseniz de sevmeseniz de seyircide iyi ya da kötü bütün duyguları uyandırmayı başarabilen bir yönetmen olduğunu kabul etmek gerekiyor.


Kaynakça

https://www.imdb.com/title/tt4003440/?ref_=nv_sr_1?ref_=nv_sr_1

15-05-2019